Medyanın Bize Sunduğu Verilerle 2. Sınıf İnsan Olma Öğretileri

Yorum yap

23 Ocak 2004 günü hafif.org‘a girdiğim bir entry’m uçmuş. Ben de Google’ın önbelleğinden kopyalayıp sağlama alayım yani buraya taşıyayım dedim :) İyi ki varsın google cache.

Evlerimizin vazgeçilmez eğlence aracı televizyon! Başköşeye koyduğumuz, beğendiğimiz programları ballandıra-ballandıra anlattığımız, misafirlerimizin yerini alan televizyon! Çoğu kez içinde bir şey bulamadığımız, yine de bıkmadan usanmadan takip ettiğimiz televizyonu ben de izlemeye çalışıyorum. O kanal senin bu kanal benim dolaşarak. Sıkıntıdan patlasam da inat ve ısrarla izlemeye devam ediyorum. Belki bir şey bulabilirim diye. Eh zaman-zaman yazılarıma malzeme de olmuyor değil. :) Bir yarışma programına takılıp kalıyorum. Biraz eğlenmek için. Türkiye pop starını arıyor! Olsun benim için fark etmez.

Nedendir bilinmez! Binlerce genç “kerameti kendinden menkul” bir jürinin karşısına geçmiş, dayanılmaz bir istekle, pop star olmak için yarışıyor. Müthiş bir heyecan! Bu arada nota bilip bilmemek, şarkı söyleyip söylememek hiç önemli değil. Önemli olan “yırtmak”. Bunun için yarışmacılar canlarını dişlerine takmış, kendileri de üyelerinin kim olduğunu bilmediği bir jüri karşısına çıkıp boy gösteriyorlar. Jüri üyeleri, her yarışmacıdan sonra muhteşem düşüncelerini ifade etme gereği duyuyor. Dahice fikirlere tanık oluyoruz. Kurulan cümleler şöyle; “sen beş para etmezsin”, “sen bizim aradığımız tip değilsin. Senden pop star olmaz”, “buraya gelirken aynaya bakmadın mı?”, “berbat bir sesin var”… Duyulan sözler karşısında yarışmacıların pek azı tepki veriyor. Pek çoğu susuyor. Veya yalvarıyor. Öyle ya bir kez pop star oldun mu “hanlar hamamlar babada” oluyor. Yarışma ilerledikçe yarışmacılara karşı yapılan eleştirilerin(!?) boyutu artıyor, şekli değişiyor. Artık jüri üyeleri şöyle demeye başlıyor; “şu tipe bak şu tipe, sen sakatsın, çirkinsin, şişmansın”, daha ötesinde “senin kişiliğin sence beş para edermi? Bence etmez”. Yarışmacılardan gelen yanıt şu; “evet abi haklısın”. İnanın insanın bu kadar alçaldığını, alçaltıldığını görmek beni utandırıyor. Bunu medya yapıyor. Milyonlarca insanın önünde. Belki iyidir. Bir çoğumuz onların nasıl insanlar olduğunu anlıyoruz. Ama benim içim acıyor. Gelen gençler, milyonlarca gençten birkaçı. O sınav senin, bu yarışma benim, bu kuyruk onun, gelmişler. Niyetleri para kazanmak, iş yokluğunda!. Bir yerlere “kapağı atmak” Belki bizde kolay yoldan sınıf atlarız düşüncesindeler. Sahnedekilerin bizden ne farkı var sanki! Jüri üyelerinin amacıda aynı: Para kazanmak. Bir farkla. Onlar zaten kolay yoldan bu parayı kazanıyorlar. Niyet “yeni bir yıldız yaratabilir miyiz”.

İnanın bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Görsel ve yazılı basının (medyanın) insanlara karşı olan tavrı. Jüri üyelerine sorulduğunda, yaptıklarının halkın çok hoşuna gittiğini, “reyting” rekorları kırdıklarını söylüyorlar. Öyle ya, halkı, yaptığın tüm programlarla sürekli aşağılayacaksın. Bunu ufak-ufak, yedire-yedire vereceksin. Gün gelecek bombayı patlatacaksın. Halk kendisine yapılan hakaretleri, aşağılamaları normal kabul etsin. Hep halka ikinci sınıf vatandaş olduğunu hatırlatacak programlar yapacaksın. Yarışma programları düzenleyerek, gerçekten ihtiyacı olan insanlara hediyeleri vermek için programın sunucusuna, “showman”ine (ne demekse?! palyaço gibi bir anlamı olmalı) yalvarmasını, adeta ayaklarına kapanmasını sağlayacaksın. Yarışmadan çok, herkesin önünde açık dilenme durumuna getireceksin. İnsanların gururu ile oynayacak, açlıkla, yoksullukla, yoklukla… alay edeceksin. İyiliğin en makbul olanı gizli yapılan diyecek, ama eğlence programları düzenleyeceksin. Milyonlarca kişinin önünde iyilik yapan kişilerin reklamını yapacaksın. Hem de bağıra-bağıra günlerce anlatacaksın.

Yaptığın dizi filmlerle sınıf farkını belirginleştireceksin. Adeta halkın gözünün içine sokacaksın. Olmayan evler, olmayan yaşantılar göstereceksin ki, halk zenginle fakirin ne demek olduğunu daha iyi anlasın. Beş para etmez yaşantılara daha çok özensin. Hem sen böylece halkın gerçek kimliğini, kişiliğini daha da ezeceksin. Sırf fakir olduğu için insanların aşağılandığı diziler yapacaksın. Nasıl sınıf atlanır onu göstereceksin. İnsanlara fakirliğin bir kader olduğunu, bazılarının şansları varsa kurtulabileceklerini öğreteceksin. Hatta haberleri bile sunarken bilinçli olarak, bunları vurgulayacaksın. Ah zavallı nameleriyle, timsah gözyaşları dökerek, fakir zavallı, muhtaç durumda olan insanlarla alay eder gibi haber hazırlayacaksın. Öyle ki bir yerlerde “iyilik sever bir para babası!?” elini uzatırda diyetini öder diye. Maksat “reyting” artsın.

Bu arada yeni, aydınlatıcı, açıklayıcı, bilgilendirici programlar yapmayacaksın. Eğer yaparsan halk uyanır. Sürekli uyutacaksın, sürekli aşağılayacaksın, ezeceksin. İstediğin haberi istediğin gibi vereceksin ki, hem halk haber alsın, hem de senin istediğin şekilde bilgilensin.

Birinci sınıf olmak ne demek? İyi para kazanmak, güzel evlerde, semtlerde oturmak, pahalı ve iyi giyinmek, kaliteli şaraplar içmek, lüks arabalara binmek, çok güzel yemekler yemek, güzel eşlere, güzel çocuklara sahip olmak mı?

Peki ikinci sınıf, üçüncü sınıf olmak ne demek? İkinci sınıf pazardan alış-veriş yapmak, artıklarla geçinmek. Üç öğün yemek yiyememek, modanın anlamını bilmemek, dolmuşa, otobüse binmek, kenar semtlerde, gecekonduda oturmak mı? Nasıl yaşar ikinci sınıf vatandaş? Sinemaya, tiyatroya gidemez. Sürekli televizyon izler. Zevkleri gelişmemiştir. Çok okumamıştır. Çok bilgili değildir. İstediği gibi gezemez, göremez. Milli gelirden çok az pay alır. Toplumun yüzde altmışını temsil etse de.

“Birinci sınıf insan” için fakir, ya hırsız, ya uğursuz, ya meczup, yada acınacak Ayşe, Fatma teyzedir.

Sevgili medyamız yedi gün yirmi dört saat aynı taktikle çalışır. Nedir bunun adı? Elit kesimden ikinci sınıf halka hizmet sunmak. Ama bilmiyorlar ki, kendileri, geri kalmış üçüncü dünya ülkesinin üçüncü sınıf medyası. Bilmiyorlar ki, hala çağ atlayamamış, geri kalmış, karanlık, üçüncü sınıf olduklarını. | 23.01.2004

ATAİST BOK (+18)

Yorum yap

Kemalist Darbe sonrası dönem…

1982 senesinde, Diyarbakır Cezaevi’nde bir gün…

Öğle ezanı okunuyordu.

Komutan adamı çağırdı.

Oysa adam abdest almayı düşündü.

Daha önce bu isteği için dayak yemişti.

Bir keresinde sidikle abdest aldırılmıştı…

Bir pislik çıkmasın diye genellikle teyemmümle namaz kılardı…

Bugün daha bir güzel ibadet istiyordu ve abdest için zemin kolluyordu ama askerler gelmişti…

Komutan çağırıyordu…

Adam yine korktu…

Yine mi bir şey vardı yine mi!

Askerlerle koğuştan çıktılar…

Komutanın önüne getirildi…

Komutan şöyle bir süzdü adamı ve ilk sözü ‘naber lan si.tiğimin Kürtçüsü” oldu…

Adam ‘Apocu’ bilinmekteydi…

Ne komik ironidir ki oysa ateist Apo kimdir, bu tam olarak bilinmemekteydi…

Kurtuluş Savaşı’nda İslam adına yalvar yakar babalarından yardım dilenen ve alan ama sistemi kurduktan sonra verdiği tüm sözleri ‘unutan’ Ataist diktatörlüğün on senelerdir red ve inkar ettiği kimliğine ve haklarına sahip çıkmak istemekti adamın ‘suçu’!

Adam ne ateist ne ataist, sadece tüm kimliklerinin farkında olan insan oğlu insan, Müslüman bir Kürttü.

Töresinde küfretmek yoktu.

Sevmiyordu ama bu küfür diğerlerine göre çok hafifti…

Adam çekinerek de olsa “eyiyem gomutan ama sövme yine yaw” diyebildi.

Komutan “Kime sordunuz lan Allah’a isyan ederken de sövme diyon lan şerefsiz” dedi.

Adam “Biz hiç Allah`a isyan etmemişiz gomutan” dedi.

Komutan güldü.

“Malsın oğlum işte malsınız hepiniz bir seferde anlayabilen yok ki hayvanların içinde” dedi…

Adam sustu.

Ve komutan Allah’ı tanıttı:

“Oooğlum her mekanın Allahı vardır!

Bu vatanın Allahı Atatürk ulan!

Piç sürüsü!

Farkında olmuşsun olmamışsın bana ne a.ına koyduğumun evladı siz Allah’a isyan ettiniz haberiniz yok!

Gelmiyoruz diye yokuz sandınız Kürdistan hayallerine daldınız ama bak ne oldu sonunuz yavşaklar!” dedi…

Ne köpek havlaması ne saat dakikası ne mahkum sesi, ortamda çıt çıkmıyordu…

Komutan yanındaki yaverine dönerek “Yahu istemesem bile şiir gibi konuşuyorum bazen he” dediğinde askerlerden ‘espriye’ küçük bir gülme sesiyle cevap geldi…

Adamın bu sözlere vereceği bir cevap tabiî ki yoktu.

Bir izah yapmak veya cevap vermekmiş, bunlar hayal bile edilemeyecek işlerdi…

Aklından “Ama biz bir fişek bile atmamışız! Bu nasıl isyan gomutan” demek geçti ama bunun hiçbirşeye fayda etmeyeceğini biliyordu…

Daha fazla işkenceden başka…

Komutan “Aç mısın lan?” dedi…

Adam “Yok gomutan” dedi.

“Olsun, fazla yemekten n’olcak oğlum lan” dedi komutan sırıtarak…

Adam komutanın kinayesinden ve önündeki ‘yemekten’ anlıyordu ne olacağını…

Komutan sohbetin bittiğini anlatmak istercesine yüksek sesle “hazır ol!” diye haykırdı!

Adam hiç hazır değildi ama oldu!

Komutan adama ‘Bok yenecek, ye!’ dedi.

Adamın önündeki tabakta hapishanenin kurt köpeğinin dışkısı vardı.

Yüzlerce kez kendilerine saldırtılan, onlarca defa ısırtıldıkları köpeğin dışkısı sıcağın etkisiyle kıvrımlarını yitirmiş ama tam cıvımamıştı.

Adam buna daha önce de mecbur bırakılmıştı, yapması gerekeni biliyordu.

Çömeldi, bok dolu tabaktan bir kaşık bok aldı.

Kalktı, kaşığı ağzına götürdü.

Elleri yine titriyor, gözlerinden yine yaşlar geliyordu.

‘Yavaş’ davrandığını gören komutan, ‘Çabuk ye ulan!’ diye haykırdı.

Komutanın elinde tasma vardı. Devamı »

BU NEDİR?

Yorum yap

İyi Bir Öğrenciydi

Yorum yap

Son Sığınak

Yorum yap

Hayat perdenin arkasında;
Hayatın öte yakasında.

Şu gaflet yükü insana bak;
Kendinden varlık cakasında.

Ve aşksız yobaz… İşi gücü,
Namazla Cennet takasında.

Tam dört asırdır Müslümanlık,
Cansız etiket markasında.

Ku’ran kalbi kör ezbercide,
Din, üfürükçü muskasında.

Batı, Batı der çırpınırlar,
Batı tükürük hokkasında.

Makine dimdik demirden put,
İnsanoğlu ruh lâçkasında.

Hürriyet nerde söyleyeyim:
Hakka esaret halkasında.

Zamanda herşey kopuk, kesik;
Biçkisi kader makasında.

Ey insan, sana son sığınak,
Son Peygamberin hırkasında!

Vergi cezasına ilişkin Doğan cephesinde son durum

Yorum yap

Vah, vah… Hüngür, hüngür!.. Nerede benim mendilim?.. Getirin, gözyaşımı sileceğim?.. Demek bu kadar “acınacak” haldeler ha!.. Demek bu kadar korkmuşlar?.. Bunlar bir “panik” ifadesi mi, “merhamet istismarı” mı?.. Hani yolda-sokakta, iki gözü iki çeşme ağlayıp; “Abilerim, ablalarım” deyip, “merhamet avcılığı”na soyunan “uyanık”lar vardır ya!.. Hani, “Allah rızası için…” diye başlayıp; “Hastaneden yeni çıktım… Memlekete gideceğim ama otobüs biletine verecek param yok… Allah rızası için bir bilet parası!” diyenler vardır ya, bu “salya-sümük” halleriyle “günde 10 bilet parası” tokatlarlar ya; “kartel yazarları”nın yazılarını okuyunca, işte bu “merhamet avcıları” geldi gözlerimin önüne… Baktım, feryat, figan!.. Öyle bir ağlıyorlar ki; yürek dayanmaz!.. Hani, elimde olsa; “4.8 milyar da para mı?.. Alın şu parayı da, ödeyin vergi cezanızı!.. Ödeyin ki, kesin ağıt yakmayı!” diyeceğim…
Ama, ne yaparsın ki;
Cep delik, cepken delik!..
Üstelik de, bu “ağlaşma”ların “essah” mı, yoksa “numara” mı olduğundan emin değilim!..
Ama, itiraf edeyim;
Çok iyi ağlıyorlar!..
“Maaşlarımızı almaya devam edebilecek miyiz, edemeyecek miyiz? Bu işyerleri faaliyetlerine devam edebilecek mi, edemeyecek mi?
Tedirginiz!.. Fena halde tedirgin!.. Can sıkıcı bir ortamdayız!.. Moraller sıfır!.. Çünkü herkes gelecek endişesi yaşıyor!”
Essah mı, numara mı?..
Milleti kendilerine acındırıp, Maliye’ye telefon yağdırmalarını mı istiyorlar acep?..
Bu “ağlaşma”ları okuyunca gördüm ki;
“Karteloz”ların derdi “Aydın Doğan’ın haklılığı”nı veya “basın özgürlüğü”nü savunmak filân değildir!.. Onlar, “kendi geleceklerini garantiye alma”nın derdindedirler!..
Bütün mesele;
“İş” ve “aş” meselesi!..
KUYRUKLARINI DİK TUTANLAR!
Tabiî, bu arada, “eşekten düşse de türküyü kesmeyenler” ve “efelik” taslayıp, “kuyruğu dik tutanlar” da yok değil!..
Onlar da, “Batı medyası” üzerinden savunuyor “patron”larını!..
Meselâ, diyorlar ki; Devamı »

SOLITUDE

Yorum yap

Doğu ve Batı Arasındaki Özgürlük Savaşçısı ALİYA İZZETBEGOVİÇ

1 Yorum


Gençlik yıllarında aksiyoner yönü ağır basan Aliya ve onun fikir örgüsü, olgunluk çağlarında derinlemesine bir işlev kazanmış “Müslüman Halkların ve Müslümanların İslamlaşmasına Dair Bir Program” başlığı ile kendisinin başkanlığında 12 entelektüel Müslüman tarafından kaleme alınan deklarasyonla (Bkz. İslam Deklarasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun Sorunları, Fide Yayınları, 2007) dünya çapında etkiye mazhar olmuştur. Kendisi ve arkadaşlarının Eski Yugoslavya rejimince hapis cezasına çarptırılması ile karşılığını menfi yönde bulan düşünceleri, zahiren bir ceza olarak görünse de onun özgürlüğe kaçışının ve tefekkürle filizlenen yeni fikirlerin oluşmasına vesile olacak bir geçit olarak telakki edilmelidir. (Bkz. Özgürlüğe Kaçışım, Klasik Yayınları, 2005) Aslında deklarasyon muhteva olarak 1946 yılından itibaren kaleme alınan ancak 1984 te yayınlanan Aliya’nın Doğu ve Batı Arasında İslam adlı eserinin manifesto olarak tüm İslam halklarına yapılan bir çağrısı olarak da değerlendirilebilir. (Bkz. Doğu ve Batı Arasında İslam, Nehir Yayınları, 1994)

Aliya İZZETBEGOVİÇ orduyu selamlarken (soldaki video) ve Röportaj (sağdaki video)

Gandhi’nin Tutarsız Sivil İtaatsizliğine Karşın Aliya’nın Dinamik Çözümlemeleri
Aliya, daha ilk gençlik yıllarında Komünist Yugoslavya rejiminin baskılarına karşı muhalif tavırlarını ortaya koymuş komünizmin sert politikalarına karşılık eylem adamlığı tavrını takınmıştır. Değişen ve yeniden şekillenen dünyada baskı ve zorlama ile rejimlerin ayakta kalamayacağının bilincinde olan Aliya, gerek dinamik eylem adamlığı gerekse eserlerinde kaleme aldığı tutarlı fikirleri ile çağdaşı olan Mahatma Gandhi ve onun fikirlerinden keskin çizgilerle bir ayrılık arz eder. Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi sürecinde Mahatma Gandhi’ye ait olan sivil itaatsizlik (satyagraha), özünde adalet ve onun tesisi edilmesi için yapılan mücadelenin adı olan cihad kavramını besleyen İslam’a zıt bir tavırdır. Hayatının tamamında İslam’la özdeşleşme gayretlerinin ürünleri bulunan Aliya için Gandhi’ye ait bu tavır sergilenmesi mümkün olmayan bir davranıştır.

Aliya’nın dinamik çözümlemelerinin bir neticesi olarak, “Hangi tarafta olduklarını apaçık bir biçimde kalplerinde hisseden ve nereye ait olduklarını bilen Müslümanlara” yönelik olarak kaleme alınan deklarasyon, Müslümanların geri kalmışlığının sebepleri hakkında yapılan geniş çaplı tespitler neticesinde İslam’ın ipine yeniden sımsıkı sarılmakla ancak kurulabilecek olan İslami Düzen’in çerçevesi ve o dönemin İslami Düzen’inin sorunlarının tespitinden müteşekkil olarak kaleme alınmıştır. Devamı »

Ahmedinejat’ın Cenevre Irkçılık Konferansındaki Konuşması

Yorum yap

Bismillahirrahmanirrahim Elhamdulillahi Rabbi’l âlemin, vesselâtu vesselâmu alâ Resulinâ ve Nebbiyyinâ Muhammed ve âlihi’t tâhirin ve eshâbihi’l muntecebîn “Allahümme accil liveliyikel ferec…” Hamd ve şükür adil ve şefkatli olan ve kullarının iyiliğini isteyen Allah’a mahsustur. Allah’ın selamı hepsi de tevhid, kardeşlik, muhabbet ve insani kerametin davetçileri olan Hazreti Adem’den Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s) dek bütün enbiyanın üzerine olsun… Sayın başkan, BM’in muhterem genel sekreteri İnsan Hakları Komisyonu, baylar ve bayanlar; Durban’daki ırkçılıkla mücadele konferansının devamında fiili durumumuzu incelemek, bu kutsal ve insani mücadelede pratik çözümler aramak için bir araya gelmiş bulunuyoruz. Son birkaç yüzyıl içersindeki hadiselerde insanlığa büyük zulümler edildi. Ortaçağda bilginler ve düşünürler ölüme mahkum ediliyorlardı, sonra da kölecilik ve köle ticareti yapmak, günahsız insanları avlamak ve bu insanların milyonlarcasını evlerinden kopararak en kötü şartlar altında Avrupa ve Amerika’ya taşımak revaç buldu. Bu karanlık devre toprakların işgal edilmesi, kaynakların yağmalanması ve günahsız insanların avare edilmesiyle doluydu. Yıllar geçti ve milletler pahalıya mal olan ve milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan kıyamları sonucu işgalcileri ülkelerinden attılar ve bağımsız ve milli hükümetler tesis ettiler. Güç talepçileri kısa bir zaman aralığıyla Avrupa ve Asya’nın bir kısmının boynuna iki büyük dünya savaşı yüklediler ve bu savaşların sonucunda yaklaşık 100 milyon insan öldü, yurtlar viran oldu ve savaşın galipleri kendilerini dünya fatihi ve diğer halkları da mağlup saydılar ve zalimane kanunlarını yürürlüğe sokarak milletlerin haklarını görmezden gelip ayaklar altına aldılar. Hanımlar, Beyler, BM Güvenlik Şurası Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının mirasının sonucu ortaya çıkmıştır, Bakın, onlar hangi hakla kendileri için veto ayrıcalığına inanıyorlar. Bu mantık hangi insani ve ilahi değerlerle uyumludur? Adalet ve kanun karşısında eşitlikle, insanın yüceliğiyle mi; yoksa adaletsizlik, insan haklarının ihlali ve ülkelerin ve halkların çoğunluğunun tehdit edilmesi ile mi uyumlu? Bu Şura dünya barışının ve emniyetinin sağlanması için en üst karar alıcı merciidir. Kanuni bir hak ihlali olduğu zaman veya kanunun kökeni adalet ve hak yerine güce dayanırsa, adalet ve barış beklemek nasıl mümkün olabilir? Güç talebi ve kendine tapıcılık; ırkçılık, adaletsizlik, tecavüz ve zulmün kökeninde yatan ana nedendir. Bugünkü ırkçıların çoğu söylemde ırkçılığı mahkum etseler de, sadece birkaç ülke kendi teşhisleri ve çıkarları uyarınca diğer ülkeler adına karar alabildiği için bütün insani değerleri ve kanunları çiğneyebiliyorlar ve nitekim de öyle ettiler. İkinci Dünya Savaşından sonra Yahudilerin kurban edildikleri bahanesi ve Holokost’tun suistifade edilmesi suretiyle, saldırganlıkla ve ordular göndererek bir milleti avare ettiler ve Avrupa, Amerika ve diğer ülkelerden göçmenleri bu insanların topraklarına taşıdılar. Tamamen ırkçı bir rejimi Filistin’in işgal edilmiş topraklarında kurdular böylece ve Avrupa’daki ırkçılığın darbelerini telafi etmek için başka bir bölgede, yani Filistin’de en sert ırkçılığı hakim ettiler. Güvenlik Şurası bu gasıp rejimi sağlamlaştırdı ve onu altmış yıl boyunca savunarak gasıpların ellerinin bütün cinayetleri için açık olmasına neden oldular. Bundan da kötüsü, pak insanların vicdanları Gazze’de gerçekleşen bombardıman, işgal ve katliamlardan rahatsız olmasına rağmen bazı batılı devletler ve Amerika bu soykırımcı ırkçıları korumakla vazifeli görüyor kendisini. Bundan önce de bu rejimin bütün rezillikleri karşısında susmuşlardı. Aziz dostlar, hanımlar ve beyler, Amerika’nın Irak’a saldırısının veya Afganistan’a büyük bir ordu gönderilmesinin nedeni neydi? Acaba Amerika’nın o zamanki hükümetinin bencilliği ve servet ve kudret sahiplerinin nüfuz ve sultası, silah üreticilerinin çıkarları için binlerce yıllık bir kültürün ve bölge ülkelerinin Siyonist rejim karşısındaki fiili veya potansiyel tehlikelerinin etkisiz kılınması ve Irak halkının enerji kaynaklarının yağmalanmasından başka bir nedeni mi vardı? Evet, gerçekten bir milyon insan niye öldürüldü ve yaralandı ve milyonlarcası avare oldu? Irak halkına milyarlarca dolar zarar niçin verildi, Amerika’nın ve müttefiklerinin halklarının hazinesine yüz milyarlarca dolar savaş masrafı niçin yüklendi? Acaba Irak saldırısı Siyonistlerin ve onların Amerikan yönetimindeki müttefiklerinin planlaması –ki bunlar bir taraftan koltuklarına yaslanmışlarken diğer yandan da silah şirketlerine sahipler- sonucu gerçekleşmemiş miydi? Acaba Afganistan’a asker göndererek bu ülkedeki barış, emniyet ve refahı mı arttırmış oldular? Amerikalılar ve müttefikleri uyuşturucu madde üretiminin bile önüne geçemediler, kendi dönemlerinde bu üretim birkaç kat arttı. Asıl soru burada, Amerikan hükümeti ve müttefikleri ne yapıyordu o zaman? Acaba dünya milletlerinin temsilcileri miydiler? Halklar mı seçmiş onları? Dünya halklarından dünyanın her yerine -tabii çoğunlukla da bizim bölgelerimize- karışmaları için vekalet mi almışlar? Acaba Irak ve Afganistan’ın işgali bencillik, ırkçılık, ayrımcılık ve halkların izzet, bağımsızlık ve özgürlüklerinin ayaklar altına alınması anlamına gelmiyor mu? Dünyanın krizdeki ekonomisinin gerçek sorumluları kimlerdir? Bu kriz nereden kaynaklanmıştır? Afrika veya Asya’dan mı doğmuş yoksa önce Amerika’dan başlayıp sonra Avrupa’ya ve oradan da müttefiklerine mi sirayet etmiş? Uzun yıllar boyunca adil olmayan iktisadi kuralları siyasi kudrete dayanarak insanlığa zorunlu kıldılar; para ve finans sistemini uluslarası toplumun görüşlerini dikkate almadan kurdular ve diğer milletlerin boynuna yüklediler. Onlar kendi halklarına bile fikir bildirme hakkı tanımadılar ve ahlakı ilişkilerden dışlayarak bütün kuralları servet ve güç sahiplerinin faydasına tanzim ettiler; Devamı »

Bu bayram gününe binaen bir şiir

Yorum yap

Güneş yükselmeden kuşluk yerine
bir adam döndü evine
oturdu sessizce yer minderine
kızı bayram dedi yalın ayaklı
adam bayram dedi tam ağlamaklı

el öpüldükçe içi burkuldu
konuşmak istedi dili tutuldu
güç bela ağzından bir “offf” kurtuldu
oğlu bayram dedi sırtı yamalı
adam “hee yaa” dedi gözü kapalı

düşündü kış yakın, evde odun yok
tenekede yağ yok, çuvalda odun yok
yok yoka karışmış, tuz yok, sabun yok
avrat bayram dedi, eğdi başını
adam evet dedi sıktı dişini

çalışsan ne iş var, ne cepte para
dağ oldu içinde büyüyen yara
dikti gözlerini karşı duvara
takvim bayram dedi, silindi yazı
adam “öyle” dedi, bağrında sızı

dönderse yüzünü her hangi dosta
yaralı, gariban, dul, yetim, hasta
günler, aylar, yıllar erirken yasta
yer gük bayram dedi ağzını açtı
adam bayram dedi evinden kaçtı.