Faşizme Karşı Kendini Yakan Keşiş

Yorum yap

Thích Quảng Đức 1963 Yılında Güney Vietnam’daki faşist rejimin baskılarını protesto etmek için kendini yakarak bir eylem gerçekleştirdi. Vücudu alevler içinde yanarken ne kıpırdadı, nede bir ses çıkardı. Bu direniş anının fotoğrafı tüm dünyayı dolaştı ve rejimin bazı konularda geri adımlar atmasına yol açtı. O günlerde başka rahipler de Thích Quảng Đức’un örneğini izleyerek kendilerini yaktılar. Komünistler de faşist ve Amerikan işbirlikçisi lider Ngo Dinh Diem’e o yıllarda silahlı bir saldırı düzenlemişlerdi, ama Devamı »

Yağmur ve Golha

Yorum yap

Fatıma Zehra Farid Farjad’ın ‘Golha’sını yağmurda ıslatmış. Çok da güzel omuş. Teşekkürler Fatıma! Sevgiyle selamlar!

Mustafa Kemal’in İran’a özendiği günlerden eksen kaymasına

Yorum yap

Mustafa Kemal’in İran Şah’ı ile konuşması

Bizim tarih bilmez köksüzler, Türkiye’de İran özentisinin Şubat 1979’daki Humeyni devrimi ile başladığını sanırlar.

Yavuz Sultan Selim ile Safevi hükümdarı Şah İsmail arasındaki çekişmelere kadar uzanmayacağım. İran’daki Şii yönetime özenen ve öyle bir devlet özlemiyle yanan Pir Sultan Abdal’ın “Ben de bu yayladan Şah’a giderim” dönemine kadar gitmenin de bir anlamı yok sanırım.

İki hükümdarın, sonunda 23 Ağustos 1514’te karşı karşıya gelip kozlarını paylaştıkları Çaldıran muharebesinde Şah İsmail’in tahtını savaş meydanında bırakıp kaçması ile bu rekabetin bittiğini düşünenler külliyen yanılıyorlar.

Bizim akl-ı evvellerin İran’ı “Molla rejimi” diye bir kalemde silmeye çalışmalarına da bakmayın siz. İran modernleşmeye nerede ise bizimle başlamıştı. Hatta bir çok alanda bizden daha önde gittiler.

1796 yılında İran’da kurulan Kaçarlar, Şii Türkmen soylu bir hanedan idi. Dahası, 1925 yılında Pehlevi ailesi iktidarı ele geçirinceye kadar devam etti.

1836’dan itibaren İngiltere’nin etkisini İran’da artırmaya başlaması üzerine toplumda bu ülkeye karşı bir tepki yeşermeye başladı. 1870’lerde ekonominin iflas noktasına gelmesi ile İstanbul’da yayınlanan Akhtar gazetesinde çıkan bir haber, İranlı aydınları ateşledi. Haberde, tütün üretim ve satım hakkının 50 yıllığına İngiltere’ye verildiği yer alıyordu. Aydınlar 1890’da çıkan bu haberden sonra örgütlenmeye başladılar.

1896’da hükümdar olan Nasreddin Şah’ın oğlu, Muzafereddin Şah toplumdaki tepkileri dindiremedi. Toplumdan yükselen liberalizm ve meşrutiyet taleplerine fazla direnemedi.

Ekim 1906’da başlayan olaylar, sonunda 1 Ocak 1907’de Meclis-i Şûrâ-yi Millî’nin açılması ile neticelendi. İşte bu dönemde, II. Abdülhamid’e karşı İttihat Terakki’yi kurmuş olan Osmanlı aydınlarının nazarında İran örnek bir ülke haline geldi.

Mustafa Kemal de İttihat Terakki içinde olduğu o dönemde tam bir İran hayranı olup çıktı. Arkadaşlarına tam İran’daki gibi bir hareket başlatılması gerektiğini anlattı durdu.

Bir dakika. Öyle hop oturup hop kalkmayın. Bu anlattıklarımı sizin akredite isimleriniz yazmazsa inanmazsınız biliyorum.

Atatürk’ün Nutuk’undan başka tarih kitabı, onu marka yapan yakın dostu Falih Rıfkı’dan da başka yazar tanımazsınız siz.

Sizin inanabilmeniz için, ya da “doğru” diyebilmeniz için bir konunun ya Nutuk’ta geçmesi gerekir, ya da “Mutat zevat”tan birinin yazması gerekir.

İşte ben de o yıllarda Mustafa Kemal’in tam bir İran hayranı olduğunu sizin inanabileceğiniz yere dayandırarak yazıyorum.

Mustafa Kemal’in Şam’da stajını tamamlayıp 25 Haziran’da kolağası olarak 5 Ordu kurmay dairesinde görev yapmaya başladığı, ardından da 27 Eylül’de 3. Ordu’ya atamasının yapıldığı dönemlerdi. Devamı »

Yaşıyoruz vesselam

Yorum yap

KEMALİZM=FAZŞİM’dir, İşte Kanıtı

Yorum yap

Cumhuriyet'in 22 Mayıs 1932 tarihli sayısının manşeti

İtalyan Nasyonal Faşist Parti Amblemi

İtalyan Nasyonal Faşist Parti Amblemi

“İtalya’da İtalyan milletini asrın en mütekâmil bir cemiyeti haline yükselten Faşizmin gittikçe artan takdirlerine ve muhabbetlerine mazhar olmaktan kuvvet buluyorduk. Zâhirde hatta biraz hissi bile görünebilecek olan bu mütekabil itimat ve muhabbettir ki Büyük İtalyan milleti ile inkılâpçı ve behemehal teceddüt ve itilâya azimkar Türk milleti arasında en sağlam bir dostluğa müntehi olmuş oldu. Başvekilimizin Roma’yı ziyareti bu büyük dostluğun pek tabii bir neticesi olduğu kadar onu en samimi ve en parlak şekilde tes’it edecek bir tezahürdür de. Roma’da yekdiğerini müsaraat ve hararetle sıkacak eller, mensup oldukları milletlerin selâmet ve saadetleri kadar Akdeniz’de sulh ve müsalemeti de temin edecek kudretli manivelâlardır. Bundan her iki tarafın zimamdarları ne kadar memnun ve müftehir olsalar haklıdırlar.” 22 Mayıs 1932

Manşetin içeriğini zenginleştirmek için hazırlanan fotoğrafta da, içerisine, Benito Mussolini’nin lideri olduğu İtalyan Nasyonal Faşist Parti’nin simgesi yerleştirilmiş, Türk Bayrağı var.

CHP’li kadınlar isyanda :)

Yorum yap

Çocuğun Kurguları

Yorum yap

Başka Türlü Bir Şey Benim İstediğim

Yorum yap

Kapitalizmin besin kaynaklarından ‘BENCİLLİK’ üzerine

Yorum yap

Kapitalizmi besleyen bencilliğin nasıl dengeleri bozduğunu ve aslında bencil olanı nasıl yalnızlaştırdığını anlatan bir kısa film.

Danıştay Saldırısıyla ilgili detaylı olarak tüm bilgiler

Yorum yap

Nasıl planlandı? Nasıl Gerçekleştirildi? Planda hangi medyaya ne gibi bir görev verildi, bu medya saldırıdan sonra ne dedi, olayı nasıl manipule etti? Saldırgan, Hürriyet’in dediği gibi “Allah’ın askeriyim” diyerek mi ateş etti? Hürriyet neden böyle bir başlık attı?

Devamı »

Yazması oyalı, kundurası boyalı O yar

Yorum yap

Aradaki 1 farkı bulun!

Yorum yap

Vietnamlı sosyalist bir genç Neo-Con’ların uşağı bir polis şefi tarafından kafasına sıkılan tek kurşunla yere yığılmakta.

İki resim arasındaki tek fark şudur:
Her iki resimde de Neo-Conlar’ın kıvama getirip sömürebilmek için politik, medyatik, manipulatik oryantalizmini yediremediği durumlarda baş vurduğu kaba kuvveti anlatmaktadır. Ancak aradaki fark Türkiye’de bunu doğrudan kendisi değil de ‘Darbeci’ diye ifade ettiğimiz güçler eliyle ‘balyoz’ kullanarak uygulamaya çalışmasıdır. Bakınız: Balyoz Darbe Planı

Neo-Con & Ergene-Con

Her şeye rağmen ruhunu yitirmemiş ‘ŞARK-I’ lar var

Yorum yap

Sediq Shubab

Ne olacak şimdi?

Yorum yap

AKP Kapatma Davası’nda Yargıtay Başsavcısı Ergenekon örgütüyle bağlantısına dair çok önemli ipuçları bulunan Danıştay Saldırısının Davasını “delillerden” biri olarak iddianamesine koymuş ve Danıştay cinayetiyle ilgili gerçekdışı bilgileri iddianamesine yerleştirerek bu cinayeti “parti kapatmanın” önemli gerekçelerinden biri olarak görmüştü.

Anayasa Mahkemesi de bu “iddiayı” geçerli kabul edip partiyi yargılamış ve AKP’nin “irtica odağı” olduğu sonucuna varmıştı.

İşte bu Yargının nasıl işlediğinin korkunç örneklerinden biridir.

Bugün, Danıştay cinayetinin arkasından Ordu Yardımlaşma Kurumu’na bağlı bir “güvenlik şirketi” çıkıyor.

Şirket, Danıştay cinayetiyle ilgili görüntüleri kameralardan silmiş.

Sildiği de TÜBİTAK raporuyla belgelenmiş.

Zaten dava da Ergenekon dosyasına bağlanmış.

Danıştay cinayetinin, Türkiye’yi karıştırmak isteyenlerin “tezgâhı” olduğu, bu tezgâhta birçok insanın ve kuruluşun rolü olduğu belirlendi.

Eeee ne olacak şimdi?

Bu delil askıda kaldı.

Peki Anayasa Mahkemesinin bu delili nazar-ı itibara alarak verdiği “İrtica Odağı Kararı ” da askıda kalacak mı yoksa bu utanılacak kararın hükmü devam mı edecek?

KEMALİST REJİM AİLEYİ İMHA ETMİŞ!

Yorum yap

1938 harekâtında ailesini kaybeden Ali Akgün`e sürgün sonrası Tunceli Valiliği`nce verilen `Aile üyelerinin imha edildiği…` yazılı zabıt, bugün ilk Dersim davasının resmi dayanağı oldu.

“…Hüseyin Altıntaş’ın nüfus hane kayıtlarında adı yazan Hüseyin karısı Humar ve Hüseyin evlatları Humar’dan doğma Elif, Mehmet, Hadice, Ahmedi, Suzan, Alicemal, Hetip, Emine’nin 1938 harekâtında imha edildiği ve aile reisi Hüseyin Altıntaş’ın da 952 yılında öldüğü, haneden yalnız Ali Akgün’ün sağ kaldığı…”

Tunceli Valiliği, 27 Ağustos 1955’te toplandığında, ‘haneden sağ kalan’ Ali Akgün’ün, sürgün olduğu Kütahya’dan Tunceli’ye dönüşünü bu zabıtla karara bağlamıştı. Ancak o gün geri dönüş için yazılan bu ifadeler, bugün ‘Dersim Katliamı’nın ilk resmi itiraflarından biri oldu. Ali Akgün, bu zaptı kanıt gösterip 10 yakınını yitirdiği kıyımı 72 yıl sonra yargıya taşıdı. Dönemin jandarma erleri ve yetkilileri hakkında ‘insanlık karşı suç işlendiği’ iddiasıyla suç duyurusu yaptı.

Tunceli’de yaşayan emekli memur Hüseyin Aygün, geçen 22 Nisan’da avukatı Hüseyin Aygün aracılığıyla Nazimiye Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Bu dilekçenin şüpheliler hanesinde, ‘Dersim Harekâtı’na katılan jandarma birlikleri ve yetkilileri’ yazıyor. ‘Suç’ hanesinde ise ‘Plan dahilinde siyasi, felsefi veya dini saiklerle bir toplumsal grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi amacıyla 10 kadın ve çocuğun öldürülmesi’ ifadesi bulunuyor. Hüseyin Akgün, kendi iddiasıyla, ‘Dersim 38’de yitirdiği 10 akrabasının hesabını tam 72 yıl sonra soruyor.

Zeynel Çavuş’un hikâyesi

72 yıl önce ne mi oldu?

Nazımiyeli Nahiye Müdürü Zeynel Çavuş’un ailesi, iddiaya göre, jandarma birliklerince Çamurek Köyü Avlosen Deresi’nde kurşuna dizildi. Zeynel Çavuş ile birlikte öldürülenler arasında 36 yaşındaki gelini Humar ve Humar’ın çocukları olan; 20 yaşındaki Elif, 14 yaşındaki Mehmet, 11 yaşındaki Hadice, altı yaşındaki Ahmedi, beş yaşındaki ikizler Suzan ile Alicemal, üç yaşındaki Hetip ve iki yaşındaki Emine vardı.

Zeynel Çavuş’un oğlu ve Humar’ın eşi olan Hüseyin ile kardeşi Ali ise dağlara kaçtı. Kıyımdan sonra Kütahya’nın Altuntaş köyünde zorunlu iskâna tabi tutuldular. Bu karar 1947’de kalktı. Bakanlar Kurulu kararıyla memleketlerine döndüler. Ağabey Hüseyin 1952 yılında öldü. Geriye sadece Ali Akgün kaldı. Akgün’le ilgili kesin karar, 27 Ağustos 1955’te, Tunceli Valiliği’ndeki o toplantıda çıktı. Toplantıya vali yardımcısı, defterdar vekili, ziraat müdürü, tapu sicil muhafızı, toprak ve iskan müdürü katılmıştı. Alınan karar, kıyımın belgesi niteliğindeydi:

“…Hüseyin Altıntaş’ın nüfus hane kayıtlarında adı yazan Hüseyin karısı Humar ve Hüseyin evlatları Humar’dan doğma Elif, Mehmet, Hadice, Ahmedi, Suzan, Alicemal, Hetip, Emine’nin 1938 harekatında imha edildiği ve aile reisi Hüseyin Altıntaş’ın da 952 yılında öldüğü, haneden yalnız Ali Akgün’ün sağ kaldığı…”

İddia: İnsanlığa karşı suç

Ali Akgün’ün oğlu Hüseyin Akgün, şimdi bu zabıt tutanağını suç duyurusuna ekleyip geçen 22 Nisan’da Nazımiye Savcılığı’nda şikâyetçi oldu. Bu aynı zamanda ‘Dersim 38’ ile ilgili açılan ilk dava anlamına geliyor. Avukatı Hüseyin Aygün, ‘Dersim 38’in ‘insanlığa karşı işlenen suçlar’ kategorisine girdiğini, dolayısıyla zamanaşımının bu davada işlemeyeceğini söylüyor. Avukat Hüseyin Aygün, davanın ‘Dersim 38’ ile yüzleşebilmek için iyi bir fırsat olduğunu da düşünüyor:

“Dersim dosyası hukukçularca yürütülebilir. Buna uluslararası hukuk ve soykırımla ilgili sözleşme fırsat veriyor. Türkiye’de geçmişteki acı olayları hatırlama dalgası var. Dilerim, bu dosya bu yüzleşmeye hizmet eder.”

Ölüm tarihi: 0/0/1938

‘Dersim Katliamı’yla ilgili ikinci suç duyurusu dilekçesi de yine avukat Hüseyin Aygün tarafından 86 yaşındaki müvekkili Efo Bozkurt adına bugün Hozat Cumhuriyet Savcılığı’na veriliyor. Dilekçede yer verilen iddiaya göre Bozkurt Ailesi, ‘Dersim 38’i Hozat’ın Çaytaşı köyünde karşılamıştı. Kıyımda Efo Bozkurt’un Kurtuluş Savaşı gazisi olan 43 yaşındaki babası Keko, annesi Kuhari, ablaları 16 yaşındaki Havi, 12 yaşındaki Eyti, altı yaşındaki Besi, erkek kardeşleri dört yaşındaki Mehmet, iki yaşındaki Niyazi jandarmalarca kurşuna dizildi. Efo Bozkurt, kıyımdan kaçarak ve yaralı halde kurtuldu. Bozkurt’un üç kardeşinin ve Altıntaş Ailesi’nin altı çocuğunun ölüm tarihi olarak, nüfus kütüklerinde, ‘0/0/1938’ yazıyor.

Radikal

Bir Fotoğraf (Yorumsuz)

Yorum yap

Sorunum atalarımızdan gelen (kendi) kültürümüze ’Gâvurun’ kültürü karşısında boyun eğdiren ‘ATAist’ rejimle.