Giriş: Yeni Sömürgecilik:
Medyatik Totaliterlik
Klasik sömürgecilik, doğrudan, fiili olarak gerçekleştirilen işgalin adıydı: Sömürgeci Batı/ Avrupa ülkelerinin başka kıtalardaki ülkeleri zor kullanarak işgal etmeleri, o ülkelerde hakim olan kültürel yapıları ve dokuları altüst ederek yok etmeleriydi. Batılılar, yaptıkları bu işgal ve sömürü işine, sözümona ‘gerikalmış’ Batı-dışı ülkeleri ve toplumları ‘uygarlaştırma süreci’ adını vermişlerdi.
Sonuç, Batı dışındaki kültürlerin ve medeniyetlerin yok edilmesi oldu: Batılılar, böylelikle, farklı kültürlerin ve medeniyetlerin kendi dinamikleri ve anlam haritaları doğrultusunda varolmalarına, gelişip serpilmelerine, türlü açılım ve atılımlar gerçekleştirmelerine hem izin vermeyeceklerini, hem de imkan tanımayacaklarını göstermiş oldular
Burada yakıcı soru şu: İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi gibi temel kavramlar ve bu kavramlar çerçevesinde geliştirilen kurumlar, bizzat Batılılar tarafından icat edilmemiş miydi? Elbette. Peki, öyleyse, bu kavramları geliştiren bir kültür, nasıl olur da, diğer kültürlere, diğer kültürlere mensup toplumlara kendileri olarak, kendi dinamiklerini ve imkanlarını hayata geçirerek varolma hakkını bile çok görebiliyordu?
Burada bir çelişki yok mu? Bence yok. Bizim asıl yanılgımız burada bir çelişkinin olduğunu zannetmemiz zaten. O halde, mesele, ne öyleyse? Mesele şu: Batılılar, antik Yunan’dan bu yana, kendilerinden farklı olana asla hayat ve varolma hakkı tanımamışlardır. Farklılıklarla birlikte yaşama ve farklı olanı da farklılıklarıyla birlikte yaşatabilme tecrübesi üretememişlerdir.
Neden? Nedeni şu bunun: Pagan ve dolayısıyla seküler Batılılar, Marcuse`ün de altını kalın harflerle çizdiği gibi, tek boyutlu bir insan, tek boyutlu bir toplum, hepsinden de önemlisi tek boyutlu bir dünya tasavvuru geliştirmişler; bu tek boyutluluğa ve tek tipliğe uymayan, farklı olan, aykırı kaçan her şeye, herkese ve her tür dünya algısına ve tasavvuruna korkuyla, ürküntüyle, dışlayıcı, ötekileştirici ve dolayısıyla ya derhal asimile edilmesi (eritilmesi, kendi özelliklerini terk ederek her şeyiyle Batılı gibi olması ve hareket etmesi); ya da eğer asimile olmaya direnirse, elimine (yok) edilmesi gereken ‘çocuksu’ bir psikolojiyle bakmışlardır.
Klasik sömürgecilik tecrübesi, Rönesans ve Reformasyon’dan sonra zuhur eden, büyük ölçüde yalnızca Avrupalılara ait bir tecrübeydi; modern paradigmanın ürettiği, seküler / modern Avrupa’yı / Batı’yı özneleştirerek her şeyin merkezine yerleştiren, diğerlerini ise nesneleştirerek bu merkezden ve bu merkeze göre gören, konumlayan, yönlendiren bir pratikti.
Ayrıca, pagan ve seküler kültür, genelde ırk-merkezli, özelde ise de ben-merkezli olduğu için, klasik sömürgecilik, Avrupa’da yeteri kadar ekonomik, siyasi ve askeri güce ulaşan Avrupalı prensler ve devletler arasında kaçınılmaz olarak ırk-ulus eksenli hakimiyet mücadele ve savaşlarının yaşanmasına yol açmış; bu yüzden, bugüne kadar o küçücük Avrupa kıtasının birleşmesini sağlayabilecek bir ruh, bir dinamizm, kuşatıcı ve kucaklayıcı, farklılıkları farklılıklarıyla kabul eden, farklılıklarla birlikte yaşayan, farklılıkları farklılıklarıyla yaşatabilen ortak bir irade ve tecrübe üretememiştir.
Artık klasik / açık sömürgecilik çağı kısmen de olsa geride kaldı. İkinci Sanayi devrimiyle icat edilen elektronik kitle iletişim araçları, adına yeni-sömürgecilik dediğimiz, diğer toplumları ve kültürleri doğrudan değil dolaylı yollarla, yöntemlerle ve söylemlerle kontrol ve kolonize eden bir pratik var karşımızda. Dünyayı McLuhan’ın dediği gibi ‘global bir köy’e dönüştüren bir pratik bu.
Dolayısıyla gerçeğin değil, kurmacanın hakim olduğu, medya yoluyla üretilen kurmaca gerçekliklerin gerçek katına yükseldiği ve fiili, yaşanan, fiziksel gerçekliği -Paul Virilio’nun imajinatif tarifiyle- ‘gerçekliği kazaya uğrattığı’ veya Baudrillard’ın deyişiyle ‘gerçekliği buharlaştırdığı’, medya üzerinden üretilen ve sürdürülen yeni bir sömürgecilik biçimi var: Kim medyaya hakimse, dünyaya hakim oluyor artık.
Medyaya hakim olanlar, elbette ki güce, güç üreten ekonomik, siyasi ve askeri güce sahip olan bir avuç elitler. Artık çıkarları, duyarlıkları ve çıkar ağları, küresel ölçekte örtüşen bu bir avuç elit, dünyaya istediği gibi nizam/at verebiliyor. Anlam ve sembol trafiği, hayatta üretilmiyor; önce medyada üretiliyor, dolaşıma sokuluyor; sonra da küre ölçeğinde kitleler tarafından hayatlaştırılıyor ve tüketiliyor.
Medyatik alan, artık kamusal alanı da, özel alanı da işlevsizleştirdi ve ‘yok etti’. Kamusal alan’da olup bitenlerin de, özel alanda olup bitenlerin de, bir anlam ifade edebilmesi ve hükmünü icra edebilmesi için, medyatik alana taşınması, taşınabilmesi, medyatik kapıları tutanlar tarafından medyatik alana taşınıp taşınmayacağına karar verebilmesiyle mümkün. Bu olguyu ve bu yeni durumu, medyatik totaliterlik diye tanımlamak mümkün. Medyatik totaliterlik, demokrasiyi de, insan haklarını da, hukukun üstünlüğü gibi kavramları ve kurumları da bitirmiştir.
Artık demokrasi değil, genelde medyokrasi’den, özelde ise teleokrasi’den sözedebiliriz. Demokrasinin şekli olarak olmazsa olmaz en temel ilkesi ‘halk iradesi’ olgusu, karikatürize edilmiş; böylelikle, medyaya hakim olan güçler, istedikleri siyasi gücü iktidara taşıyabilecek manevraları medya üzerinden ve medya sayesinde yapabilecek bir güce kavuşmuşlardır. İşte yeni sömürgeciliğin adı ve aracı/sı, bu medyatik sömürgecilik fenomenidir.
Peki, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar ve kurumların asıl amacı ne? Farklı olana, bütün farklılıklarını koruyarak varolma ve varlığını sürdürme hakkı tanımak mı? Görünüşe bakılırsa evet; ama gerçekte ise hayır. Hayır, diyorum; çünkü teorik olarak tek boyutlu (seküler) bir dünya tasavvurunun küre ölçeğinde hakim olduğu bir zaman diliminde böyle bir şeyin gerçekleşmesi, sanıldığının aksine pek mümkün değil; pratik olaraksa böylesi bir şey gerçekleştirilebilmiş değil.
Şimdi, birileri, kalkıp bana, “Avrupa’da, Amerika’da demokrasi yok mu? İnsan hakları yok mu? Hukukun üstünlüğü hakim değil mi?” gibi sorular soracaklar. Tabii ki yok. Demokrasi değil, medyatik sömürgeciliğin yegane aracı olan medyatik totaliterlik var.
Medyatik Oryantalizm
Bize bir ‘masal’ anlatıyorlar. Diyorlar ki: “Batı’da demokrasi, liberalizm, rasyonalizm, hukukun üstünlüğü gibi kavram ve kurumlar geliştirildi. Müslümanlık, hem bu tür kavram ve kurumların geliştirilmesine imkan tanıyabilecek dinamizmden yoksun; hem de üstüne üstlük bunu engelleyecek bir yapıya sahip. O yüzden müslüman toplumlarda baskıcı, totaliter yönetimler hakim. Müslüman toplumların baskıcı, totaliter yönetimlerden kurtulabilmeleri, Batı’da geliştirilen sözkonusu kavramları, kurumları ve yöntemleri benimsemelerine bağlı. Kaldı ki dünya zaten bu yöne doğru gidiyor. Öte yandan, İslam dünyasındaki İslami söylemleri dillendiren ve temsil eden oluşumlar, şiddete, fanatizme kaymaktan başka bir şey yapamıyor ve öneremiyorlar.” Vesaire, vesaire… Bu ‘masal’ böylece devam edip gidiyor.
İslam dünyasına, müslümanlığa ve İslami söylemlere ilişkin olarak geliştirilen ve Devamı »