Archive for Eylül, 2009

SOLITUDE

Yorum yap

Doğu ve Batı Arasındaki Özgürlük Savaşçısı ALİYA İZZETBEGOVİÇ

1 Yorum


Gençlik yıllarında aksiyoner yönü ağır basan Aliya ve onun fikir örgüsü, olgunluk çağlarında derinlemesine bir işlev kazanmış “Müslüman Halkların ve Müslümanların İslamlaşmasına Dair Bir Program” başlığı ile kendisinin başkanlığında 12 entelektüel Müslüman tarafından kaleme alınan deklarasyonla (Bkz. İslam Deklarasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun Sorunları, Fide Yayınları, 2007) dünya çapında etkiye mazhar olmuştur. Kendisi ve arkadaşlarının Eski Yugoslavya rejimince hapis cezasına çarptırılması ile karşılığını menfi yönde bulan düşünceleri, zahiren bir ceza olarak görünse de onun özgürlüğe kaçışının ve tefekkürle filizlenen yeni fikirlerin oluşmasına vesile olacak bir geçit olarak telakki edilmelidir. (Bkz. Özgürlüğe Kaçışım, Klasik Yayınları, 2005) Aslında deklarasyon muhteva olarak 1946 yılından itibaren kaleme alınan ancak 1984 te yayınlanan Aliya’nın Doğu ve Batı Arasında İslam adlı eserinin manifesto olarak tüm İslam halklarına yapılan bir çağrısı olarak da değerlendirilebilir. (Bkz. Doğu ve Batı Arasında İslam, Nehir Yayınları, 1994)

Aliya İZZETBEGOVİÇ orduyu selamlarken (soldaki video) ve Röportaj (sağdaki video)

Gandhi’nin Tutarsız Sivil İtaatsizliğine Karşın Aliya’nın Dinamik Çözümlemeleri
Aliya, daha ilk gençlik yıllarında Komünist Yugoslavya rejiminin baskılarına karşı muhalif tavırlarını ortaya koymuş komünizmin sert politikalarına karşılık eylem adamlığı tavrını takınmıştır. Değişen ve yeniden şekillenen dünyada baskı ve zorlama ile rejimlerin ayakta kalamayacağının bilincinde olan Aliya, gerek dinamik eylem adamlığı gerekse eserlerinde kaleme aldığı tutarlı fikirleri ile çağdaşı olan Mahatma Gandhi ve onun fikirlerinden keskin çizgilerle bir ayrılık arz eder. Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi sürecinde Mahatma Gandhi’ye ait olan sivil itaatsizlik (satyagraha), özünde adalet ve onun tesisi edilmesi için yapılan mücadelenin adı olan cihad kavramını besleyen İslam’a zıt bir tavırdır. Hayatının tamamında İslam’la özdeşleşme gayretlerinin ürünleri bulunan Aliya için Gandhi’ye ait bu tavır sergilenmesi mümkün olmayan bir davranıştır.

Aliya’nın dinamik çözümlemelerinin bir neticesi olarak, “Hangi tarafta olduklarını apaçık bir biçimde kalplerinde hisseden ve nereye ait olduklarını bilen Müslümanlara” yönelik olarak kaleme alınan deklarasyon, Müslümanların geri kalmışlığının sebepleri hakkında yapılan geniş çaplı tespitler neticesinde İslam’ın ipine yeniden sımsıkı sarılmakla ancak kurulabilecek olan İslami Düzen’in çerçevesi ve o dönemin İslami Düzen’inin sorunlarının tespitinden müteşekkil olarak kaleme alınmıştır. Devamı »

Ahmedinejat’ın Cenevre Irkçılık Konferansındaki Konuşması

Yorum yap

Bismillahirrahmanirrahim Elhamdulillahi Rabbi’l âlemin, vesselâtu vesselâmu alâ Resulinâ ve Nebbiyyinâ Muhammed ve âlihi’t tâhirin ve eshâbihi’l muntecebîn “Allahümme accil liveliyikel ferec…” Hamd ve şükür adil ve şefkatli olan ve kullarının iyiliğini isteyen Allah’a mahsustur. Allah’ın selamı hepsi de tevhid, kardeşlik, muhabbet ve insani kerametin davetçileri olan Hazreti Adem’den Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s) dek bütün enbiyanın üzerine olsun… Sayın başkan, BM’in muhterem genel sekreteri İnsan Hakları Komisyonu, baylar ve bayanlar; Durban’daki ırkçılıkla mücadele konferansının devamında fiili durumumuzu incelemek, bu kutsal ve insani mücadelede pratik çözümler aramak için bir araya gelmiş bulunuyoruz. Son birkaç yüzyıl içersindeki hadiselerde insanlığa büyük zulümler edildi. Ortaçağda bilginler ve düşünürler ölüme mahkum ediliyorlardı, sonra da kölecilik ve köle ticareti yapmak, günahsız insanları avlamak ve bu insanların milyonlarcasını evlerinden kopararak en kötü şartlar altında Avrupa ve Amerika’ya taşımak revaç buldu. Bu karanlık devre toprakların işgal edilmesi, kaynakların yağmalanması ve günahsız insanların avare edilmesiyle doluydu. Yıllar geçti ve milletler pahalıya mal olan ve milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan kıyamları sonucu işgalcileri ülkelerinden attılar ve bağımsız ve milli hükümetler tesis ettiler. Güç talepçileri kısa bir zaman aralığıyla Avrupa ve Asya’nın bir kısmının boynuna iki büyük dünya savaşı yüklediler ve bu savaşların sonucunda yaklaşık 100 milyon insan öldü, yurtlar viran oldu ve savaşın galipleri kendilerini dünya fatihi ve diğer halkları da mağlup saydılar ve zalimane kanunlarını yürürlüğe sokarak milletlerin haklarını görmezden gelip ayaklar altına aldılar. Hanımlar, Beyler, BM Güvenlik Şurası Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının mirasının sonucu ortaya çıkmıştır, Bakın, onlar hangi hakla kendileri için veto ayrıcalığına inanıyorlar. Bu mantık hangi insani ve ilahi değerlerle uyumludur? Adalet ve kanun karşısında eşitlikle, insanın yüceliğiyle mi; yoksa adaletsizlik, insan haklarının ihlali ve ülkelerin ve halkların çoğunluğunun tehdit edilmesi ile mi uyumlu? Bu Şura dünya barışının ve emniyetinin sağlanması için en üst karar alıcı merciidir. Kanuni bir hak ihlali olduğu zaman veya kanunun kökeni adalet ve hak yerine güce dayanırsa, adalet ve barış beklemek nasıl mümkün olabilir? Güç talebi ve kendine tapıcılık; ırkçılık, adaletsizlik, tecavüz ve zulmün kökeninde yatan ana nedendir. Bugünkü ırkçıların çoğu söylemde ırkçılığı mahkum etseler de, sadece birkaç ülke kendi teşhisleri ve çıkarları uyarınca diğer ülkeler adına karar alabildiği için bütün insani değerleri ve kanunları çiğneyebiliyorlar ve nitekim de öyle ettiler. İkinci Dünya Savaşından sonra Yahudilerin kurban edildikleri bahanesi ve Holokost’tun suistifade edilmesi suretiyle, saldırganlıkla ve ordular göndererek bir milleti avare ettiler ve Avrupa, Amerika ve diğer ülkelerden göçmenleri bu insanların topraklarına taşıdılar. Tamamen ırkçı bir rejimi Filistin’in işgal edilmiş topraklarında kurdular böylece ve Avrupa’daki ırkçılığın darbelerini telafi etmek için başka bir bölgede, yani Filistin’de en sert ırkçılığı hakim ettiler. Güvenlik Şurası bu gasıp rejimi sağlamlaştırdı ve onu altmış yıl boyunca savunarak gasıpların ellerinin bütün cinayetleri için açık olmasına neden oldular. Bundan da kötüsü, pak insanların vicdanları Gazze’de gerçekleşen bombardıman, işgal ve katliamlardan rahatsız olmasına rağmen bazı batılı devletler ve Amerika bu soykırımcı ırkçıları korumakla vazifeli görüyor kendisini. Bundan önce de bu rejimin bütün rezillikleri karşısında susmuşlardı. Aziz dostlar, hanımlar ve beyler, Amerika’nın Irak’a saldırısının veya Afganistan’a büyük bir ordu gönderilmesinin nedeni neydi? Acaba Amerika’nın o zamanki hükümetinin bencilliği ve servet ve kudret sahiplerinin nüfuz ve sultası, silah üreticilerinin çıkarları için binlerce yıllık bir kültürün ve bölge ülkelerinin Siyonist rejim karşısındaki fiili veya potansiyel tehlikelerinin etkisiz kılınması ve Irak halkının enerji kaynaklarının yağmalanmasından başka bir nedeni mi vardı? Evet, gerçekten bir milyon insan niye öldürüldü ve yaralandı ve milyonlarcası avare oldu? Irak halkına milyarlarca dolar zarar niçin verildi, Amerika’nın ve müttefiklerinin halklarının hazinesine yüz milyarlarca dolar savaş masrafı niçin yüklendi? Acaba Irak saldırısı Siyonistlerin ve onların Amerikan yönetimindeki müttefiklerinin planlaması –ki bunlar bir taraftan koltuklarına yaslanmışlarken diğer yandan da silah şirketlerine sahipler- sonucu gerçekleşmemiş miydi? Acaba Afganistan’a asker göndererek bu ülkedeki barış, emniyet ve refahı mı arttırmış oldular? Amerikalılar ve müttefikleri uyuşturucu madde üretiminin bile önüne geçemediler, kendi dönemlerinde bu üretim birkaç kat arttı. Asıl soru burada, Amerikan hükümeti ve müttefikleri ne yapıyordu o zaman? Acaba dünya milletlerinin temsilcileri miydiler? Halklar mı seçmiş onları? Dünya halklarından dünyanın her yerine -tabii çoğunlukla da bizim bölgelerimize- karışmaları için vekalet mi almışlar? Acaba Irak ve Afganistan’ın işgali bencillik, ırkçılık, ayrımcılık ve halkların izzet, bağımsızlık ve özgürlüklerinin ayaklar altına alınması anlamına gelmiyor mu? Dünyanın krizdeki ekonomisinin gerçek sorumluları kimlerdir? Bu kriz nereden kaynaklanmıştır? Afrika veya Asya’dan mı doğmuş yoksa önce Amerika’dan başlayıp sonra Avrupa’ya ve oradan da müttefiklerine mi sirayet etmiş? Uzun yıllar boyunca adil olmayan iktisadi kuralları siyasi kudrete dayanarak insanlığa zorunlu kıldılar; para ve finans sistemini uluslarası toplumun görüşlerini dikkate almadan kurdular ve diğer milletlerin boynuna yüklediler. Onlar kendi halklarına bile fikir bildirme hakkı tanımadılar ve ahlakı ilişkilerden dışlayarak bütün kuralları servet ve güç sahiplerinin faydasına tanzim ettiler; Devamı »

Bu bayram gününe binaen bir şiir

Yorum yap

Güneş yükselmeden kuşluk yerine
bir adam döndü evine
oturdu sessizce yer minderine
kızı bayram dedi yalın ayaklı
adam bayram dedi tam ağlamaklı

el öpüldükçe içi burkuldu
konuşmak istedi dili tutuldu
güç bela ağzından bir “offf” kurtuldu
oğlu bayram dedi sırtı yamalı
adam “hee yaa” dedi gözü kapalı

düşündü kış yakın, evde odun yok
tenekede yağ yok, çuvalda odun yok
yok yoka karışmış, tuz yok, sabun yok
avrat bayram dedi, eğdi başını
adam evet dedi sıktı dişini

çalışsan ne iş var, ne cepte para
dağ oldu içinde büyüyen yara
dikti gözlerini karşı duvara
takvim bayram dedi, silindi yazı
adam “öyle” dedi, bağrında sızı

dönderse yüzünü her hangi dosta
yaralı, gariban, dul, yetim, hasta
günler, aylar, yıllar erirken yasta
yer gük bayram dedi ağzını açtı
adam bayram dedi evinden kaçtı.

Bir gün sen yokken duyarsan aşkı! Sen aşksın. Aşkın kendisi.

Yorum yap

Hozan Beşir’in ‘Ka Ew Kene Teyi Xwes’ adlı parçası eşliğinde ‘Kaplumbağalar da Uçar‘ adlı filmin ünlü yönetmeni, İranlı Kürt film yapımcısı Bahman Ghobadi‘nin ‘Niv heyv‘ filminden sahnelerle hazırlanmış bir video. Müziğin ve görselin uyuşumuna örnek bir video çalışması. :)

Nerede o tatlı gülüşün, nerede o bakış, o yürüyüş?
O kadar yandım ki yüzünün nârıyla, o gitti bugün, ben arta kaldım.

Bir gün sen yokken duyarsan aşkı, aşksın, aşkın kendisi

(Çev. Selim Temo)