Archive for the 'Medya eleştirileri' Category

Medyanın Bize Sunduğu Verilerle 2. Sınıf İnsan Olma Öğretileri

Yorum yap

23 Ocak 2004 günü hafif.org‘a girdiğim bir entry’m uçmuş. Ben de Google’ın önbelleğinden kopyalayıp sağlama alayım yani buraya taşıyayım dedim :) İyi ki varsın google cache.

Evlerimizin vazgeçilmez eğlence aracı televizyon! Başköşeye koyduğumuz, beğendiğimiz programları ballandıra-ballandıra anlattığımız, misafirlerimizin yerini alan televizyon! Çoğu kez içinde bir şey bulamadığımız, yine de bıkmadan usanmadan takip ettiğimiz televizyonu ben de izlemeye çalışıyorum. O kanal senin bu kanal benim dolaşarak. Sıkıntıdan patlasam da inat ve ısrarla izlemeye devam ediyorum. Belki bir şey bulabilirim diye. Eh zaman-zaman yazılarıma malzeme de olmuyor değil. :) Bir yarışma programına takılıp kalıyorum. Biraz eğlenmek için. Türkiye pop starını arıyor! Olsun benim için fark etmez.

Nedendir bilinmez! Binlerce genç “kerameti kendinden menkul” bir jürinin karşısına geçmiş, dayanılmaz bir istekle, pop star olmak için yarışıyor. Müthiş bir heyecan! Bu arada nota bilip bilmemek, şarkı söyleyip söylememek hiç önemli değil. Önemli olan “yırtmak”. Bunun için yarışmacılar canlarını dişlerine takmış, kendileri de üyelerinin kim olduğunu bilmediği bir jüri karşısına çıkıp boy gösteriyorlar. Jüri üyeleri, her yarışmacıdan sonra muhteşem düşüncelerini ifade etme gereği duyuyor. Dahice fikirlere tanık oluyoruz. Kurulan cümleler şöyle; “sen beş para etmezsin”, “sen bizim aradığımız tip değilsin. Senden pop star olmaz”, “buraya gelirken aynaya bakmadın mı?”, “berbat bir sesin var”… Duyulan sözler karşısında yarışmacıların pek azı tepki veriyor. Pek çoğu susuyor. Veya yalvarıyor. Öyle ya bir kez pop star oldun mu “hanlar hamamlar babada” oluyor. Yarışma ilerledikçe yarışmacılara karşı yapılan eleştirilerin(!?) boyutu artıyor, şekli değişiyor. Artık jüri üyeleri şöyle demeye başlıyor; “şu tipe bak şu tipe, sen sakatsın, çirkinsin, şişmansın”, daha ötesinde “senin kişiliğin sence beş para edermi? Bence etmez”. Yarışmacılardan gelen yanıt şu; “evet abi haklısın”. İnanın insanın bu kadar alçaldığını, alçaltıldığını görmek beni utandırıyor. Bunu medya yapıyor. Milyonlarca insanın önünde. Belki iyidir. Bir çoğumuz onların nasıl insanlar olduğunu anlıyoruz. Ama benim içim acıyor. Gelen gençler, milyonlarca gençten birkaçı. O sınav senin, bu yarışma benim, bu kuyruk onun, gelmişler. Niyetleri para kazanmak, iş yokluğunda!. Bir yerlere “kapağı atmak” Belki bizde kolay yoldan sınıf atlarız düşüncesindeler. Sahnedekilerin bizden ne farkı var sanki! Jüri üyelerinin amacıda aynı: Para kazanmak. Bir farkla. Onlar zaten kolay yoldan bu parayı kazanıyorlar. Niyet “yeni bir yıldız yaratabilir miyiz”.

İnanın bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Görsel ve yazılı basının (medyanın) insanlara karşı olan tavrı. Jüri üyelerine sorulduğunda, yaptıklarının halkın çok hoşuna gittiğini, “reyting” rekorları kırdıklarını söylüyorlar. Öyle ya, halkı, yaptığın tüm programlarla sürekli aşağılayacaksın. Bunu ufak-ufak, yedire-yedire vereceksin. Gün gelecek bombayı patlatacaksın. Halk kendisine yapılan hakaretleri, aşağılamaları normal kabul etsin. Hep halka ikinci sınıf vatandaş olduğunu hatırlatacak programlar yapacaksın. Yarışma programları düzenleyerek, gerçekten ihtiyacı olan insanlara hediyeleri vermek için programın sunucusuna, “showman”ine (ne demekse?! palyaço gibi bir anlamı olmalı) yalvarmasını, adeta ayaklarına kapanmasını sağlayacaksın. Yarışmadan çok, herkesin önünde açık dilenme durumuna getireceksin. İnsanların gururu ile oynayacak, açlıkla, yoksullukla, yoklukla… alay edeceksin. İyiliğin en makbul olanı gizli yapılan diyecek, ama eğlence programları düzenleyeceksin. Milyonlarca kişinin önünde iyilik yapan kişilerin reklamını yapacaksın. Hem de bağıra-bağıra günlerce anlatacaksın.

Yaptığın dizi filmlerle sınıf farkını belirginleştireceksin. Adeta halkın gözünün içine sokacaksın. Olmayan evler, olmayan yaşantılar göstereceksin ki, halk zenginle fakirin ne demek olduğunu daha iyi anlasın. Beş para etmez yaşantılara daha çok özensin. Hem sen böylece halkın gerçek kimliğini, kişiliğini daha da ezeceksin. Sırf fakir olduğu için insanların aşağılandığı diziler yapacaksın. Nasıl sınıf atlanır onu göstereceksin. İnsanlara fakirliğin bir kader olduğunu, bazılarının şansları varsa kurtulabileceklerini öğreteceksin. Hatta haberleri bile sunarken bilinçli olarak, bunları vurgulayacaksın. Ah zavallı nameleriyle, timsah gözyaşları dökerek, fakir zavallı, muhtaç durumda olan insanlarla alay eder gibi haber hazırlayacaksın. Öyle ki bir yerlerde “iyilik sever bir para babası!?” elini uzatırda diyetini öder diye. Maksat “reyting” artsın.

Bu arada yeni, aydınlatıcı, açıklayıcı, bilgilendirici programlar yapmayacaksın. Eğer yaparsan halk uyanır. Sürekli uyutacaksın, sürekli aşağılayacaksın, ezeceksin. İstediğin haberi istediğin gibi vereceksin ki, hem halk haber alsın, hem de senin istediğin şekilde bilgilensin.

Birinci sınıf olmak ne demek? İyi para kazanmak, güzel evlerde, semtlerde oturmak, pahalı ve iyi giyinmek, kaliteli şaraplar içmek, lüks arabalara binmek, çok güzel yemekler yemek, güzel eşlere, güzel çocuklara sahip olmak mı?

Peki ikinci sınıf, üçüncü sınıf olmak ne demek? İkinci sınıf pazardan alış-veriş yapmak, artıklarla geçinmek. Üç öğün yemek yiyememek, modanın anlamını bilmemek, dolmuşa, otobüse binmek, kenar semtlerde, gecekonduda oturmak mı? Nasıl yaşar ikinci sınıf vatandaş? Sinemaya, tiyatroya gidemez. Sürekli televizyon izler. Zevkleri gelişmemiştir. Çok okumamıştır. Çok bilgili değildir. İstediği gibi gezemez, göremez. Milli gelirden çok az pay alır. Toplumun yüzde altmışını temsil etse de.

“Birinci sınıf insan” için fakir, ya hırsız, ya uğursuz, ya meczup, yada acınacak Ayşe, Fatma teyzedir.

Sevgili medyamız yedi gün yirmi dört saat aynı taktikle çalışır. Nedir bunun adı? Elit kesimden ikinci sınıf halka hizmet sunmak. Ama bilmiyorlar ki, kendileri, geri kalmış üçüncü dünya ülkesinin üçüncü sınıf medyası. Bilmiyorlar ki, hala çağ atlayamamış, geri kalmış, karanlık, üçüncü sınıf olduklarını. | 23.01.2004

Vergi cezasına ilişkin Doğan cephesinde son durum

Yorum yap

Vah, vah… Hüngür, hüngür!.. Nerede benim mendilim?.. Getirin, gözyaşımı sileceğim?.. Demek bu kadar “acınacak” haldeler ha!.. Demek bu kadar korkmuşlar?.. Bunlar bir “panik” ifadesi mi, “merhamet istismarı” mı?.. Hani yolda-sokakta, iki gözü iki çeşme ağlayıp; “Abilerim, ablalarım” deyip, “merhamet avcılığı”na soyunan “uyanık”lar vardır ya!.. Hani, “Allah rızası için…” diye başlayıp; “Hastaneden yeni çıktım… Memlekete gideceğim ama otobüs biletine verecek param yok… Allah rızası için bir bilet parası!” diyenler vardır ya, bu “salya-sümük” halleriyle “günde 10 bilet parası” tokatlarlar ya; “kartel yazarları”nın yazılarını okuyunca, işte bu “merhamet avcıları” geldi gözlerimin önüne… Baktım, feryat, figan!.. Öyle bir ağlıyorlar ki; yürek dayanmaz!.. Hani, elimde olsa; “4.8 milyar da para mı?.. Alın şu parayı da, ödeyin vergi cezanızı!.. Ödeyin ki, kesin ağıt yakmayı!” diyeceğim…
Ama, ne yaparsın ki;
Cep delik, cepken delik!..
Üstelik de, bu “ağlaşma”ların “essah” mı, yoksa “numara” mı olduğundan emin değilim!..
Ama, itiraf edeyim;
Çok iyi ağlıyorlar!..
“Maaşlarımızı almaya devam edebilecek miyiz, edemeyecek miyiz? Bu işyerleri faaliyetlerine devam edebilecek mi, edemeyecek mi?
Tedirginiz!.. Fena halde tedirgin!.. Can sıkıcı bir ortamdayız!.. Moraller sıfır!.. Çünkü herkes gelecek endişesi yaşıyor!”
Essah mı, numara mı?..
Milleti kendilerine acındırıp, Maliye’ye telefon yağdırmalarını mı istiyorlar acep?..
Bu “ağlaşma”ları okuyunca gördüm ki;
“Karteloz”ların derdi “Aydın Doğan’ın haklılığı”nı veya “basın özgürlüğü”nü savunmak filân değildir!.. Onlar, “kendi geleceklerini garantiye alma”nın derdindedirler!..
Bütün mesele;
“İş” ve “aş” meselesi!..
KUYRUKLARINI DİK TUTANLAR!
Tabiî, bu arada, “eşekten düşse de türküyü kesmeyenler” ve “efelik” taslayıp, “kuyruğu dik tutanlar” da yok değil!..
Onlar da, “Batı medyası” üzerinden savunuyor “patron”larını!..
Meselâ, diyorlar ki; Devamı »

Hürriyet’ten iftar yemeğine şaraplı tarif

Yorum yap

Doğan Grubu’nun gazetelerinden Hürriyet’in Kelebek ekinde imza atılan bir skandal “pes” dedirtti. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Ramazan ayı nedeniyle okurlarına kupon karşılığında Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali’ni veren Hürriyet, diğer yandan da okurlarına şaraplı pilav tavsiyesinde bulundu. “Bir Yemek Masalı” başlıklı köşede verilen yemek tarifinde tam anlamıyla bir skandala imza atıldı. Hürriyet gazetesi, mübarek Ramazan ayında “Kaş yapayım derken göz çıkarttı” ve verdiği yemek tarifinin içine şarabı da kattı. Hürriyet gazetesinin Kelebek ekinde geçtiğimiz Cuma günü Sahrap Soysal’ın köşesinde verdiği yemek tarifi görenleri adeta şaşkına çevirdi.

Yazısında, “Ramazan ayı bizim için kutsal bir aydır” diyen Soysal, kutsala saygıyı aynı yazısında verdiği yemek tarifinde gösteremedi. Yazısında öncelikle Osmanlı dönemindeki iftar sofralarından bahseden Soysal, köşesinin sağ kısmında ise ‘etli pilav’ tarifi verdi. Yemeğin içine katılması gereken malzemeleri bir liste halinde veren Soysal, yemeğe 2 bardak şarap atılması gerektiğini ve markasının da önemli olmadığını ifade etti.

Yeni sömürgecilik, yeni paganizm ve Türk medyası

2 Yorumlar

Giriş: Yeni Sömürgecilik:

Medyatik Totaliterlik
Klasik sömürgecilik, doğrudan, fiili olarak gerçekleştirilen işgalin adıydı: Sömürgeci Batı/ Avrupa ülkelerinin başka kıtalardaki ülkeleri zor kullanarak işgal etmeleri, o ülkelerde hakim olan kültürel yapıları ve dokuları altüst ederek yok etmeleriydi. Batılılar, yaptıkları bu işgal ve sömürü işine, sözümona ‘gerikalmış’ Batı-dışı ülkeleri ve toplumları ‘uygarlaştırma süreci’ adını vermişlerdi.

Sonuç, Batı dışındaki kültürlerin ve medeniyetlerin yok edilmesi oldu: Batılılar, böylelikle, farklı kültürlerin ve medeniyetlerin kendi dinamikleri ve anlam haritaları doğrultusunda varolmalarına, gelişip serpilmelerine, türlü açılım ve atılımlar gerçekleştirmelerine hem izin vermeyeceklerini, hem de imkan tanımayacaklarını göstermiş oldular

Burada yakıcı soru şu: İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi gibi temel kavramlar ve bu kavramlar çerçevesinde geliştirilen kurumlar, bizzat Batılılar tarafından icat edilmemiş miydi? Elbette. Peki, öyleyse, bu kavramları geliştiren bir kültür, nasıl olur da, diğer kültürlere, diğer kültürlere mensup toplumlara kendileri olarak, kendi dinamiklerini ve imkanlarını hayata geçirerek varolma hakkını bile çok görebiliyordu?

Burada bir çelişki yok mu? Bence yok. Bizim asıl yanılgımız burada bir çelişkinin olduğunu zannetmemiz zaten. O halde, mesele, ne öyleyse? Mesele şu: Batılılar, antik Yunan’dan bu yana, kendilerinden farklı olana asla hayat ve varolma hakkı tanımamışlardır. Farklılıklarla birlikte yaşama ve farklı olanı da farklılıklarıyla birlikte yaşatabilme tecrübesi üretememişlerdir.

Neden? Nedeni şu bunun: Pagan ve dolayısıyla seküler Batılılar, Marcuse`ün de altını kalın harflerle çizdiği gibi, tek boyutlu bir insan, tek boyutlu bir toplum, hepsinden de önemlisi tek boyutlu bir dünya tasavvuru geliştirmişler; bu tek boyutluluğa ve tek tipliğe uymayan, farklı olan, aykırı kaçan her şeye, herkese ve her tür dünya algısına ve tasavvuruna korkuyla, ürküntüyle, dışlayıcı, ötekileştirici ve dolayısıyla ya derhal asimile edilmesi (eritilmesi, kendi özelliklerini terk ederek her şeyiyle Batılı gibi olması ve hareket etmesi); ya da eğer asimile olmaya direnirse, elimine (yok) edilmesi gereken ‘çocuksu’ bir psikolojiyle bakmışlardır.

Klasik sömürgecilik tecrübesi, Rönesans ve Reformasyon’dan sonra zuhur eden, büyük ölçüde yalnızca Avrupalılara ait bir tecrübeydi; modern paradigmanın ürettiği, seküler / modern Avrupa’yı / Batı’yı özneleştirerek her şeyin merkezine yerleştiren, diğerlerini ise nesneleştirerek bu merkezden ve bu merkeze göre gören, konumlayan, yönlendiren bir pratikti.

Ayrıca, pagan ve seküler kültür, genelde ırk-merkezli, özelde ise de ben-merkezli olduğu için, klasik sömürgecilik, Avrupa’da yeteri kadar ekonomik, siyasi ve askeri güce ulaşan Avrupalı prensler ve devletler arasında kaçınılmaz olarak ırk-ulus eksenli hakimiyet mücadele ve savaşlarının yaşanmasına yol açmış; bu yüzden, bugüne kadar o küçücük Avrupa kıtasının birleşmesini sağlayabilecek bir ruh, bir dinamizm, kuşatıcı ve kucaklayıcı, farklılıkları farklılıklarıyla kabul eden, farklılıklarla birlikte yaşayan, farklılıkları farklılıklarıyla yaşatabilen ortak bir irade ve tecrübe üretememiştir.

Artık klasik / açık sömürgecilik çağı kısmen de olsa geride kaldı. İkinci Sanayi devrimiyle icat edilen elektronik kitle iletişim araçları, adına yeni-sömürgecilik dediğimiz, diğer toplumları ve kültürleri doğrudan değil dolaylı yollarla, yöntemlerle ve söylemlerle kontrol ve kolonize eden bir pratik var karşımızda. Dünyayı McLuhan’ın dediği gibi ‘global bir köy’e dönüştüren bir pratik bu.

Dolayısıyla gerçeğin değil, kurmacanın hakim olduğu, medya yoluyla üretilen kurmaca gerçekliklerin gerçek katına yükseldiği ve fiili, yaşanan, fiziksel gerçekliği -Paul Virilio’nun imajinatif tarifiyle- ‘gerçekliği kazaya uğrattığı’ veya Baudrillard’ın deyişiyle ‘gerçekliği buharlaştırdığı’, medya üzerinden üretilen ve sürdürülen yeni bir sömürgecilik biçimi var: Kim medyaya hakimse, dünyaya hakim oluyor artık.

Medyaya hakim olanlar, elbette ki güce, güç üreten ekonomik, siyasi ve askeri güce sahip olan bir avuç elitler. Artık çıkarları, duyarlıkları ve çıkar ağları, küresel ölçekte örtüşen bu bir avuç elit, dünyaya istediği gibi nizam/at verebiliyor. Anlam ve sembol trafiği, hayatta üretilmiyor; önce medyada üretiliyor, dolaşıma sokuluyor; sonra da küre ölçeğinde kitleler tarafından hayatlaştırılıyor ve tüketiliyor.

Medyatik alan, artık kamusal alanı da, özel alanı da işlevsizleştirdi ve ‘yok etti’. Kamusal alan’da olup bitenlerin de, özel alanda olup bitenlerin de, bir anlam ifade edebilmesi ve hükmünü icra edebilmesi için, medyatik alana taşınması, taşınabilmesi, medyatik kapıları tutanlar tarafından medyatik alana taşınıp taşınmayacağına karar verebilmesiyle mümkün. Bu olguyu ve bu yeni durumu, medyatik totaliterlik diye tanımlamak mümkün. Medyatik totaliterlik, demokrasiyi de, insan haklarını da, hukukun üstünlüğü gibi kavramları ve kurumları da bitirmiştir.

Artık demokrasi değil, genelde medyokrasi’den, özelde ise teleokrasi’den sözedebiliriz. Demokrasinin şekli olarak olmazsa olmaz en temel ilkesi ‘halk iradesi’ olgusu, karikatürize edilmiş; böylelikle, medyaya hakim olan güçler, istedikleri siyasi gücü iktidara taşıyabilecek manevraları medya üzerinden ve medya sayesinde yapabilecek bir güce kavuşmuşlardır. İşte yeni sömürgeciliğin adı ve aracı/sı, bu medyatik sömürgecilik fenomenidir.

Peki, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar ve kurumların asıl amacı ne? Farklı olana, bütün farklılıklarını koruyarak varolma ve varlığını sürdürme hakkı tanımak mı? Görünüşe bakılırsa evet; ama gerçekte ise hayır. Hayır, diyorum; çünkü teorik olarak tek boyutlu (seküler) bir dünya tasavvurunun küre ölçeğinde hakim olduğu bir zaman diliminde böyle bir şeyin gerçekleşmesi, sanıldığının aksine pek mümkün değil; pratik olaraksa böylesi bir şey gerçekleştirilebilmiş değil.

Şimdi, birileri, kalkıp bana, “Avrupa’da, Amerika’da demokrasi yok mu? İnsan hakları yok mu? Hukukun üstünlüğü hakim değil mi?” gibi sorular soracaklar. Tabii ki yok. Demokrasi değil, medyatik sömürgeciliğin yegane aracı olan medyatik totaliterlik var.

Medyatik Oryantalizm
Bize bir ‘masal’ anlatıyorlar.  Diyorlar ki: “Batı’da demokrasi, liberalizm, rasyonalizm, hukukun üstünlüğü gibi kavram ve kurumlar geliştirildi. Müslümanlık, hem bu tür kavram ve kurumların geliştirilmesine imkan tanıyabilecek dinamizmden yoksun; hem de üstüne üstlük bunu engelleyecek bir yapıya sahip. O yüzden müslüman toplumlarda baskıcı, totaliter yönetimler hakim. Müslüman toplumların baskıcı, totaliter yönetimlerden kurtulabilmeleri, Batı’da geliştirilen sözkonusu kavramları, kurumları ve yöntemleri benimsemelerine bağlı. Kaldı ki dünya zaten bu yöne doğru gidiyor. Öte yandan, İslam dünyasındaki İslami söylemleri dillendiren ve temsil eden oluşumlar, şiddete, fanatizme kaymaktan başka bir şey yapamıyor ve öneremiyorlar.” Vesaire, vesaire… Bu ‘masal’ böylece devam edip gidiyor.

İslam dünyasına, müslümanlığa ve İslami söylemlere ilişkin olarak geliştirilen ve Devamı »