Archive for the 'Siyaset - Politika' Category

Mustafa Kemal’in İran’a özendiği günlerden eksen kaymasına

Yorum yap

Mustafa Kemal’in İran Şah’ı ile konuşması

Bizim tarih bilmez köksüzler, Türkiye’de İran özentisinin Şubat 1979’daki Humeyni devrimi ile başladığını sanırlar.

Yavuz Sultan Selim ile Safevi hükümdarı Şah İsmail arasındaki çekişmelere kadar uzanmayacağım. İran’daki Şii yönetime özenen ve öyle bir devlet özlemiyle yanan Pir Sultan Abdal’ın “Ben de bu yayladan Şah’a giderim” dönemine kadar gitmenin de bir anlamı yok sanırım.

İki hükümdarın, sonunda 23 Ağustos 1514’te karşı karşıya gelip kozlarını paylaştıkları Çaldıran muharebesinde Şah İsmail’in tahtını savaş meydanında bırakıp kaçması ile bu rekabetin bittiğini düşünenler külliyen yanılıyorlar.

Bizim akl-ı evvellerin İran’ı “Molla rejimi” diye bir kalemde silmeye çalışmalarına da bakmayın siz. İran modernleşmeye nerede ise bizimle başlamıştı. Hatta bir çok alanda bizden daha önde gittiler.

1796 yılında İran’da kurulan Kaçarlar, Şii Türkmen soylu bir hanedan idi. Dahası, 1925 yılında Pehlevi ailesi iktidarı ele geçirinceye kadar devam etti.

1836’dan itibaren İngiltere’nin etkisini İran’da artırmaya başlaması üzerine toplumda bu ülkeye karşı bir tepki yeşermeye başladı. 1870’lerde ekonominin iflas noktasına gelmesi ile İstanbul’da yayınlanan Akhtar gazetesinde çıkan bir haber, İranlı aydınları ateşledi. Haberde, tütün üretim ve satım hakkının 50 yıllığına İngiltere’ye verildiği yer alıyordu. Aydınlar 1890’da çıkan bu haberden sonra örgütlenmeye başladılar.

1896’da hükümdar olan Nasreddin Şah’ın oğlu, Muzafereddin Şah toplumdaki tepkileri dindiremedi. Toplumdan yükselen liberalizm ve meşrutiyet taleplerine fazla direnemedi.

Ekim 1906’da başlayan olaylar, sonunda 1 Ocak 1907’de Meclis-i Şûrâ-yi Millî’nin açılması ile neticelendi. İşte bu dönemde, II. Abdülhamid’e karşı İttihat Terakki’yi kurmuş olan Osmanlı aydınlarının nazarında İran örnek bir ülke haline geldi.

Mustafa Kemal de İttihat Terakki içinde olduğu o dönemde tam bir İran hayranı olup çıktı. Arkadaşlarına tam İran’daki gibi bir hareket başlatılması gerektiğini anlattı durdu.

Bir dakika. Öyle hop oturup hop kalkmayın. Bu anlattıklarımı sizin akredite isimleriniz yazmazsa inanmazsınız biliyorum.

Atatürk’ün Nutuk’undan başka tarih kitabı, onu marka yapan yakın dostu Falih Rıfkı’dan da başka yazar tanımazsınız siz.

Sizin inanabilmeniz için, ya da “doğru” diyebilmeniz için bir konunun ya Nutuk’ta geçmesi gerekir, ya da “Mutat zevat”tan birinin yazması gerekir.

İşte ben de o yıllarda Mustafa Kemal’in tam bir İran hayranı olduğunu sizin inanabileceğiniz yere dayandırarak yazıyorum.

Mustafa Kemal’in Şam’da stajını tamamlayıp 25 Haziran’da kolağası olarak 5 Ordu kurmay dairesinde görev yapmaya başladığı, ardından da 27 Eylül’de 3. Ordu’ya atamasının yapıldığı dönemlerdi. Devamı »

KEMALİZM=FAZŞİM’dir, İşte Kanıtı

Yorum yap

Cumhuriyet'in 22 Mayıs 1932 tarihli sayısının manşeti

İtalyan Nasyonal Faşist Parti Amblemi

İtalyan Nasyonal Faşist Parti Amblemi

“İtalya’da İtalyan milletini asrın en mütekâmil bir cemiyeti haline yükselten Faşizmin gittikçe artan takdirlerine ve muhabbetlerine mazhar olmaktan kuvvet buluyorduk. Zâhirde hatta biraz hissi bile görünebilecek olan bu mütekabil itimat ve muhabbettir ki Büyük İtalyan milleti ile inkılâpçı ve behemehal teceddüt ve itilâya azimkar Türk milleti arasında en sağlam bir dostluğa müntehi olmuş oldu. Başvekilimizin Roma’yı ziyareti bu büyük dostluğun pek tabii bir neticesi olduğu kadar onu en samimi ve en parlak şekilde tes’it edecek bir tezahürdür de. Roma’da yekdiğerini müsaraat ve hararetle sıkacak eller, mensup oldukları milletlerin selâmet ve saadetleri kadar Akdeniz’de sulh ve müsalemeti de temin edecek kudretli manivelâlardır. Bundan her iki tarafın zimamdarları ne kadar memnun ve müftehir olsalar haklıdırlar.” 22 Mayıs 1932

Manşetin içeriğini zenginleştirmek için hazırlanan fotoğrafta da, içerisine, Benito Mussolini’nin lideri olduğu İtalyan Nasyonal Faşist Parti’nin simgesi yerleştirilmiş, Türk Bayrağı var.

CHP’li kadınlar isyanda :)

Yorum yap

Kapitalizmin besin kaynaklarından ‘BENCİLLİK’ üzerine

Yorum yap

Kapitalizmi besleyen bencilliğin nasıl dengeleri bozduğunu ve aslında bencil olanı nasıl yalnızlaştırdığını anlatan bir kısa film.

Ne olacak şimdi?

Yorum yap

AKP Kapatma Davası’nda Yargıtay Başsavcısı Ergenekon örgütüyle bağlantısına dair çok önemli ipuçları bulunan Danıştay Saldırısının Davasını “delillerden” biri olarak iddianamesine koymuş ve Danıştay cinayetiyle ilgili gerçekdışı bilgileri iddianamesine yerleştirerek bu cinayeti “parti kapatmanın” önemli gerekçelerinden biri olarak görmüştü.

Anayasa Mahkemesi de bu “iddiayı” geçerli kabul edip partiyi yargılamış ve AKP’nin “irtica odağı” olduğu sonucuna varmıştı.

İşte bu Yargının nasıl işlediğinin korkunç örneklerinden biridir.

Bugün, Danıştay cinayetinin arkasından Ordu Yardımlaşma Kurumu’na bağlı bir “güvenlik şirketi” çıkıyor.

Şirket, Danıştay cinayetiyle ilgili görüntüleri kameralardan silmiş.

Sildiği de TÜBİTAK raporuyla belgelenmiş.

Zaten dava da Ergenekon dosyasına bağlanmış.

Danıştay cinayetinin, Türkiye’yi karıştırmak isteyenlerin “tezgâhı” olduğu, bu tezgâhta birçok insanın ve kuruluşun rolü olduğu belirlendi.

Eeee ne olacak şimdi?

Bu delil askıda kaldı.

Peki Anayasa Mahkemesinin bu delili nazar-ı itibara alarak verdiği “İrtica Odağı Kararı ” da askıda kalacak mı yoksa bu utanılacak kararın hükmü devam mı edecek?

ATAİST BOK (+18)

Yorum yap

Kemalist Darbe sonrası dönem…

1982 senesinde, Diyarbakır Cezaevi’nde bir gün…

Öğle ezanı okunuyordu.

Komutan adamı çağırdı.

Oysa adam abdest almayı düşündü.

Daha önce bu isteği için dayak yemişti.

Bir keresinde sidikle abdest aldırılmıştı…

Bir pislik çıkmasın diye genellikle teyemmümle namaz kılardı…

Bugün daha bir güzel ibadet istiyordu ve abdest için zemin kolluyordu ama askerler gelmişti…

Komutan çağırıyordu…

Adam yine korktu…

Yine mi bir şey vardı yine mi!

Askerlerle koğuştan çıktılar…

Komutanın önüne getirildi…

Komutan şöyle bir süzdü adamı ve ilk sözü ‘naber lan si.tiğimin Kürtçüsü” oldu…

Adam ‘Apocu’ bilinmekteydi…

Ne komik ironidir ki oysa ateist Apo kimdir, bu tam olarak bilinmemekteydi…

Kurtuluş Savaşı’nda İslam adına yalvar yakar babalarından yardım dilenen ve alan ama sistemi kurduktan sonra verdiği tüm sözleri ‘unutan’ Ataist diktatörlüğün on senelerdir red ve inkar ettiği kimliğine ve haklarına sahip çıkmak istemekti adamın ‘suçu’!

Adam ne ateist ne ataist, sadece tüm kimliklerinin farkında olan insan oğlu insan, Müslüman bir Kürttü.

Töresinde küfretmek yoktu.

Sevmiyordu ama bu küfür diğerlerine göre çok hafifti…

Adam çekinerek de olsa “eyiyem gomutan ama sövme yine yaw” diyebildi.

Komutan “Kime sordunuz lan Allah’a isyan ederken de sövme diyon lan şerefsiz” dedi.

Adam “Biz hiç Allah`a isyan etmemişiz gomutan” dedi.

Komutan güldü.

“Malsın oğlum işte malsınız hepiniz bir seferde anlayabilen yok ki hayvanların içinde” dedi…

Adam sustu.

Ve komutan Allah’ı tanıttı:

“Oooğlum her mekanın Allahı vardır!

Bu vatanın Allahı Atatürk ulan!

Piç sürüsü!

Farkında olmuşsun olmamışsın bana ne a.ına koyduğumun evladı siz Allah’a isyan ettiniz haberiniz yok!

Gelmiyoruz diye yokuz sandınız Kürdistan hayallerine daldınız ama bak ne oldu sonunuz yavşaklar!” dedi…

Ne köpek havlaması ne saat dakikası ne mahkum sesi, ortamda çıt çıkmıyordu…

Komutan yanındaki yaverine dönerek “Yahu istemesem bile şiir gibi konuşuyorum bazen he” dediğinde askerlerden ‘espriye’ küçük bir gülme sesiyle cevap geldi…

Adamın bu sözlere vereceği bir cevap tabiî ki yoktu.

Bir izah yapmak veya cevap vermekmiş, bunlar hayal bile edilemeyecek işlerdi…

Aklından “Ama biz bir fişek bile atmamışız! Bu nasıl isyan gomutan” demek geçti ama bunun hiçbirşeye fayda etmeyeceğini biliyordu…

Daha fazla işkenceden başka…

Komutan “Aç mısın lan?” dedi…

Adam “Yok gomutan” dedi.

“Olsun, fazla yemekten n’olcak oğlum lan” dedi komutan sırıtarak…

Adam komutanın kinayesinden ve önündeki ‘yemekten’ anlıyordu ne olacağını…

Komutan sohbetin bittiğini anlatmak istercesine yüksek sesle “hazır ol!” diye haykırdı!

Adam hiç hazır değildi ama oldu!

Komutan adama ‘Bok yenecek, ye!’ dedi.

Adamın önündeki tabakta hapishanenin kurt köpeğinin dışkısı vardı.

Yüzlerce kez kendilerine saldırtılan, onlarca defa ısırtıldıkları köpeğin dışkısı sıcağın etkisiyle kıvrımlarını yitirmiş ama tam cıvımamıştı.

Adam buna daha önce de mecbur bırakılmıştı, yapması gerekeni biliyordu.

Çömeldi, bok dolu tabaktan bir kaşık bok aldı.

Kalktı, kaşığı ağzına götürdü.

Elleri yine titriyor, gözlerinden yine yaşlar geliyordu.

‘Yavaş’ davrandığını gören komutan, ‘Çabuk ye ulan!’ diye haykırdı.

Komutanın elinde tasma vardı. Devamı »

Ahmedinejat’ın Cenevre Irkçılık Konferansındaki Konuşması

Yorum yap

Bismillahirrahmanirrahim Elhamdulillahi Rabbi’l âlemin, vesselâtu vesselâmu alâ Resulinâ ve Nebbiyyinâ Muhammed ve âlihi’t tâhirin ve eshâbihi’l muntecebîn “Allahümme accil liveliyikel ferec…” Hamd ve şükür adil ve şefkatli olan ve kullarının iyiliğini isteyen Allah’a mahsustur. Allah’ın selamı hepsi de tevhid, kardeşlik, muhabbet ve insani kerametin davetçileri olan Hazreti Adem’den Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s) dek bütün enbiyanın üzerine olsun… Sayın başkan, BM’in muhterem genel sekreteri İnsan Hakları Komisyonu, baylar ve bayanlar; Durban’daki ırkçılıkla mücadele konferansının devamında fiili durumumuzu incelemek, bu kutsal ve insani mücadelede pratik çözümler aramak için bir araya gelmiş bulunuyoruz. Son birkaç yüzyıl içersindeki hadiselerde insanlığa büyük zulümler edildi. Ortaçağda bilginler ve düşünürler ölüme mahkum ediliyorlardı, sonra da kölecilik ve köle ticareti yapmak, günahsız insanları avlamak ve bu insanların milyonlarcasını evlerinden kopararak en kötü şartlar altında Avrupa ve Amerika’ya taşımak revaç buldu. Bu karanlık devre toprakların işgal edilmesi, kaynakların yağmalanması ve günahsız insanların avare edilmesiyle doluydu. Yıllar geçti ve milletler pahalıya mal olan ve milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan kıyamları sonucu işgalcileri ülkelerinden attılar ve bağımsız ve milli hükümetler tesis ettiler. Güç talepçileri kısa bir zaman aralığıyla Avrupa ve Asya’nın bir kısmının boynuna iki büyük dünya savaşı yüklediler ve bu savaşların sonucunda yaklaşık 100 milyon insan öldü, yurtlar viran oldu ve savaşın galipleri kendilerini dünya fatihi ve diğer halkları da mağlup saydılar ve zalimane kanunlarını yürürlüğe sokarak milletlerin haklarını görmezden gelip ayaklar altına aldılar. Hanımlar, Beyler, BM Güvenlik Şurası Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının mirasının sonucu ortaya çıkmıştır, Bakın, onlar hangi hakla kendileri için veto ayrıcalığına inanıyorlar. Bu mantık hangi insani ve ilahi değerlerle uyumludur? Adalet ve kanun karşısında eşitlikle, insanın yüceliğiyle mi; yoksa adaletsizlik, insan haklarının ihlali ve ülkelerin ve halkların çoğunluğunun tehdit edilmesi ile mi uyumlu? Bu Şura dünya barışının ve emniyetinin sağlanması için en üst karar alıcı merciidir. Kanuni bir hak ihlali olduğu zaman veya kanunun kökeni adalet ve hak yerine güce dayanırsa, adalet ve barış beklemek nasıl mümkün olabilir? Güç talebi ve kendine tapıcılık; ırkçılık, adaletsizlik, tecavüz ve zulmün kökeninde yatan ana nedendir. Bugünkü ırkçıların çoğu söylemde ırkçılığı mahkum etseler de, sadece birkaç ülke kendi teşhisleri ve çıkarları uyarınca diğer ülkeler adına karar alabildiği için bütün insani değerleri ve kanunları çiğneyebiliyorlar ve nitekim de öyle ettiler. İkinci Dünya Savaşından sonra Yahudilerin kurban edildikleri bahanesi ve Holokost’tun suistifade edilmesi suretiyle, saldırganlıkla ve ordular göndererek bir milleti avare ettiler ve Avrupa, Amerika ve diğer ülkelerden göçmenleri bu insanların topraklarına taşıdılar. Tamamen ırkçı bir rejimi Filistin’in işgal edilmiş topraklarında kurdular böylece ve Avrupa’daki ırkçılığın darbelerini telafi etmek için başka bir bölgede, yani Filistin’de en sert ırkçılığı hakim ettiler. Güvenlik Şurası bu gasıp rejimi sağlamlaştırdı ve onu altmış yıl boyunca savunarak gasıpların ellerinin bütün cinayetleri için açık olmasına neden oldular. Bundan da kötüsü, pak insanların vicdanları Gazze’de gerçekleşen bombardıman, işgal ve katliamlardan rahatsız olmasına rağmen bazı batılı devletler ve Amerika bu soykırımcı ırkçıları korumakla vazifeli görüyor kendisini. Bundan önce de bu rejimin bütün rezillikleri karşısında susmuşlardı. Aziz dostlar, hanımlar ve beyler, Amerika’nın Irak’a saldırısının veya Afganistan’a büyük bir ordu gönderilmesinin nedeni neydi? Acaba Amerika’nın o zamanki hükümetinin bencilliği ve servet ve kudret sahiplerinin nüfuz ve sultası, silah üreticilerinin çıkarları için binlerce yıllık bir kültürün ve bölge ülkelerinin Siyonist rejim karşısındaki fiili veya potansiyel tehlikelerinin etkisiz kılınması ve Irak halkının enerji kaynaklarının yağmalanmasından başka bir nedeni mi vardı? Evet, gerçekten bir milyon insan niye öldürüldü ve yaralandı ve milyonlarcası avare oldu? Irak halkına milyarlarca dolar zarar niçin verildi, Amerika’nın ve müttefiklerinin halklarının hazinesine yüz milyarlarca dolar savaş masrafı niçin yüklendi? Acaba Irak saldırısı Siyonistlerin ve onların Amerikan yönetimindeki müttefiklerinin planlaması –ki bunlar bir taraftan koltuklarına yaslanmışlarken diğer yandan da silah şirketlerine sahipler- sonucu gerçekleşmemiş miydi? Acaba Afganistan’a asker göndererek bu ülkedeki barış, emniyet ve refahı mı arttırmış oldular? Amerikalılar ve müttefikleri uyuşturucu madde üretiminin bile önüne geçemediler, kendi dönemlerinde bu üretim birkaç kat arttı. Asıl soru burada, Amerikan hükümeti ve müttefikleri ne yapıyordu o zaman? Acaba dünya milletlerinin temsilcileri miydiler? Halklar mı seçmiş onları? Dünya halklarından dünyanın her yerine -tabii çoğunlukla da bizim bölgelerimize- karışmaları için vekalet mi almışlar? Acaba Irak ve Afganistan’ın işgali bencillik, ırkçılık, ayrımcılık ve halkların izzet, bağımsızlık ve özgürlüklerinin ayaklar altına alınması anlamına gelmiyor mu? Dünyanın krizdeki ekonomisinin gerçek sorumluları kimlerdir? Bu kriz nereden kaynaklanmıştır? Afrika veya Asya’dan mı doğmuş yoksa önce Amerika’dan başlayıp sonra Avrupa’ya ve oradan da müttefiklerine mi sirayet etmiş? Uzun yıllar boyunca adil olmayan iktisadi kuralları siyasi kudrete dayanarak insanlığa zorunlu kıldılar; para ve finans sistemini uluslarası toplumun görüşlerini dikkate almadan kurdular ve diğer milletlerin boynuna yüklediler. Onlar kendi halklarına bile fikir bildirme hakkı tanımadılar ve ahlakı ilişkilerden dışlayarak bütün kuralları servet ve güç sahiplerinin faydasına tanzim ettiler; Devamı »