Archive for the 'Yaşam' Category

Faşizme Karşı Kendini Yakan Keşiş

Yorum yap

Thích Quảng Đức 1963 Yılında Güney Vietnam’daki faşist rejimin baskılarını protesto etmek için kendini yakarak bir eylem gerçekleştirdi. Vücudu alevler içinde yanarken ne kıpırdadı, nede bir ses çıkardı. Bu direniş anının fotoğrafı tüm dünyayı dolaştı ve rejimin bazı konularda geri adımlar atmasına yol açtı. O günlerde başka rahipler de Thích Quảng Đức’un örneğini izleyerek kendilerini yaktılar. Komünistler de faşist ve Amerikan işbirlikçisi lider Ngo Dinh Diem’e o yıllarda silahlı bir saldırı düzenlemişlerdi, ama Devamı »

Yaşıyoruz vesselam

Yorum yap

Çocuğun Kurguları

Yorum yap

Başka Türlü Bir Şey Benim İstediğim

Yorum yap

Kapitalizmin besin kaynaklarından ‘BENCİLLİK’ üzerine

Yorum yap

Kapitalizmi besleyen bencilliğin nasıl dengeleri bozduğunu ve aslında bencil olanı nasıl yalnızlaştırdığını anlatan bir kısa film.

Aradaki 1 farkı bulun!

Yorum yap

Vietnamlı sosyalist bir genç Neo-Con’ların uşağı bir polis şefi tarafından kafasına sıkılan tek kurşunla yere yığılmakta.

İki resim arasındaki tek fark şudur:
Her iki resimde de Neo-Conlar’ın kıvama getirip sömürebilmek için politik, medyatik, manipulatik oryantalizmini yediremediği durumlarda baş vurduğu kaba kuvveti anlatmaktadır. Ancak aradaki fark Türkiye’de bunu doğrudan kendisi değil de ‘Darbeci’ diye ifade ettiğimiz güçler eliyle ‘balyoz’ kullanarak uygulamaya çalışmasıdır. Bakınız: Balyoz Darbe Planı

Neo-Con & Ergene-Con

KEMALİST REJİM AİLEYİ İMHA ETMİŞ!

Yorum yap

1938 harekâtında ailesini kaybeden Ali Akgün`e sürgün sonrası Tunceli Valiliği`nce verilen `Aile üyelerinin imha edildiği…` yazılı zabıt, bugün ilk Dersim davasının resmi dayanağı oldu.

“…Hüseyin Altıntaş’ın nüfus hane kayıtlarında adı yazan Hüseyin karısı Humar ve Hüseyin evlatları Humar’dan doğma Elif, Mehmet, Hadice, Ahmedi, Suzan, Alicemal, Hetip, Emine’nin 1938 harekâtında imha edildiği ve aile reisi Hüseyin Altıntaş’ın da 952 yılında öldüğü, haneden yalnız Ali Akgün’ün sağ kaldığı…”

Tunceli Valiliği, 27 Ağustos 1955’te toplandığında, ‘haneden sağ kalan’ Ali Akgün’ün, sürgün olduğu Kütahya’dan Tunceli’ye dönüşünü bu zabıtla karara bağlamıştı. Ancak o gün geri dönüş için yazılan bu ifadeler, bugün ‘Dersim Katliamı’nın ilk resmi itiraflarından biri oldu. Ali Akgün, bu zaptı kanıt gösterip 10 yakınını yitirdiği kıyımı 72 yıl sonra yargıya taşıdı. Dönemin jandarma erleri ve yetkilileri hakkında ‘insanlık karşı suç işlendiği’ iddiasıyla suç duyurusu yaptı.

Tunceli’de yaşayan emekli memur Hüseyin Aygün, geçen 22 Nisan’da avukatı Hüseyin Aygün aracılığıyla Nazimiye Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Bu dilekçenin şüpheliler hanesinde, ‘Dersim Harekâtı’na katılan jandarma birlikleri ve yetkilileri’ yazıyor. ‘Suç’ hanesinde ise ‘Plan dahilinde siyasi, felsefi veya dini saiklerle bir toplumsal grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi amacıyla 10 kadın ve çocuğun öldürülmesi’ ifadesi bulunuyor. Hüseyin Akgün, kendi iddiasıyla, ‘Dersim 38’de yitirdiği 10 akrabasının hesabını tam 72 yıl sonra soruyor.

Zeynel Çavuş’un hikâyesi

72 yıl önce ne mi oldu?

Nazımiyeli Nahiye Müdürü Zeynel Çavuş’un ailesi, iddiaya göre, jandarma birliklerince Çamurek Köyü Avlosen Deresi’nde kurşuna dizildi. Zeynel Çavuş ile birlikte öldürülenler arasında 36 yaşındaki gelini Humar ve Humar’ın çocukları olan; 20 yaşındaki Elif, 14 yaşındaki Mehmet, 11 yaşındaki Hadice, altı yaşındaki Ahmedi, beş yaşındaki ikizler Suzan ile Alicemal, üç yaşındaki Hetip ve iki yaşındaki Emine vardı.

Zeynel Çavuş’un oğlu ve Humar’ın eşi olan Hüseyin ile kardeşi Ali ise dağlara kaçtı. Kıyımdan sonra Kütahya’nın Altuntaş köyünde zorunlu iskâna tabi tutuldular. Bu karar 1947’de kalktı. Bakanlar Kurulu kararıyla memleketlerine döndüler. Ağabey Hüseyin 1952 yılında öldü. Geriye sadece Ali Akgün kaldı. Akgün’le ilgili kesin karar, 27 Ağustos 1955’te, Tunceli Valiliği’ndeki o toplantıda çıktı. Toplantıya vali yardımcısı, defterdar vekili, ziraat müdürü, tapu sicil muhafızı, toprak ve iskan müdürü katılmıştı. Alınan karar, kıyımın belgesi niteliğindeydi:

“…Hüseyin Altıntaş’ın nüfus hane kayıtlarında adı yazan Hüseyin karısı Humar ve Hüseyin evlatları Humar’dan doğma Elif, Mehmet, Hadice, Ahmedi, Suzan, Alicemal, Hetip, Emine’nin 1938 harekatında imha edildiği ve aile reisi Hüseyin Altıntaş’ın da 952 yılında öldüğü, haneden yalnız Ali Akgün’ün sağ kaldığı…”

İddia: İnsanlığa karşı suç

Ali Akgün’ün oğlu Hüseyin Akgün, şimdi bu zabıt tutanağını suç duyurusuna ekleyip geçen 22 Nisan’da Nazımiye Savcılığı’nda şikâyetçi oldu. Bu aynı zamanda ‘Dersim 38’ ile ilgili açılan ilk dava anlamına geliyor. Avukatı Hüseyin Aygün, ‘Dersim 38’in ‘insanlığa karşı işlenen suçlar’ kategorisine girdiğini, dolayısıyla zamanaşımının bu davada işlemeyeceğini söylüyor. Avukat Hüseyin Aygün, davanın ‘Dersim 38’ ile yüzleşebilmek için iyi bir fırsat olduğunu da düşünüyor:

“Dersim dosyası hukukçularca yürütülebilir. Buna uluslararası hukuk ve soykırımla ilgili sözleşme fırsat veriyor. Türkiye’de geçmişteki acı olayları hatırlama dalgası var. Dilerim, bu dosya bu yüzleşmeye hizmet eder.”

Ölüm tarihi: 0/0/1938

‘Dersim Katliamı’yla ilgili ikinci suç duyurusu dilekçesi de yine avukat Hüseyin Aygün tarafından 86 yaşındaki müvekkili Efo Bozkurt adına bugün Hozat Cumhuriyet Savcılığı’na veriliyor. Dilekçede yer verilen iddiaya göre Bozkurt Ailesi, ‘Dersim 38’i Hozat’ın Çaytaşı köyünde karşılamıştı. Kıyımda Efo Bozkurt’un Kurtuluş Savaşı gazisi olan 43 yaşındaki babası Keko, annesi Kuhari, ablaları 16 yaşındaki Havi, 12 yaşındaki Eyti, altı yaşındaki Besi, erkek kardeşleri dört yaşındaki Mehmet, iki yaşındaki Niyazi jandarmalarca kurşuna dizildi. Efo Bozkurt, kıyımdan kaçarak ve yaralı halde kurtuldu. Bozkurt’un üç kardeşinin ve Altıntaş Ailesi’nin altı çocuğunun ölüm tarihi olarak, nüfus kütüklerinde, ‘0/0/1938’ yazıyor.

Radikal

Sinan Çetin’den devlet yasaklarını sorgulayan bir film: KAĞIT

Yorum yap


Bu ülkenin uysal, yasakçı Müzeyyen Hanımlarına karşı direniş beyaz perdede güç buluyor.
Filmin official’ı

ÇALIŞMA (Başkasına)

Yorum yap

Adamın biri fabrikada işe girer. Elinde bir alet, önünde de bir bant vardır. Bant ilerledikçe aletle vidaları sıkmakla görevlidir. Birkaç gün sonra evde annesini merak eder ve kısa süreliğine eve gitmeye karar verir. Ancak adımını attığı andan itibaren fabrika alarm sesleriyle çınlamaktadır. Bizim adam o tek vidayı sıkmadığı için bütün üretim durmuştur…

Israrla ‘Tembellik Hakkımızı‘ isteyelim. Şu kölesi olduğumuz sistemi çökertmenin yolu işte budur.

Kapitalist toplumda çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü örgensel bozukluğun nedenidir. İki elli uşak takımının baktığı Rothschild ahırlarının safkan atlarını; Normandiya çiftliklerinin toprağı süren, gübreyi taşıyan, ekini ambarlayan ağır yük hayvanıyla karşılaştırın bir. Ticaret misyonerlerinin henüz Hıristiyanlıkla, frengi ve çalışma dogmasıyla kokuşturamadıkları soylu vahşilere, sonra da, bizim o zavallı makine uşaklarına bir bakın hele…
[Paul Lafargue]

ATAİST BOK (+18)

Yorum yap

Kemalist Darbe sonrası dönem…

1982 senesinde, Diyarbakır Cezaevi’nde bir gün…

Öğle ezanı okunuyordu.

Komutan adamı çağırdı.

Oysa adam abdest almayı düşündü.

Daha önce bu isteği için dayak yemişti.

Bir keresinde sidikle abdest aldırılmıştı…

Bir pislik çıkmasın diye genellikle teyemmümle namaz kılardı…

Bugün daha bir güzel ibadet istiyordu ve abdest için zemin kolluyordu ama askerler gelmişti…

Komutan çağırıyordu…

Adam yine korktu…

Yine mi bir şey vardı yine mi!

Askerlerle koğuştan çıktılar…

Komutanın önüne getirildi…

Komutan şöyle bir süzdü adamı ve ilk sözü ‘naber lan si.tiğimin Kürtçüsü” oldu…

Adam ‘Apocu’ bilinmekteydi…

Ne komik ironidir ki oysa ateist Apo kimdir, bu tam olarak bilinmemekteydi…

Kurtuluş Savaşı’nda İslam adına yalvar yakar babalarından yardım dilenen ve alan ama sistemi kurduktan sonra verdiği tüm sözleri ‘unutan’ Ataist diktatörlüğün on senelerdir red ve inkar ettiği kimliğine ve haklarına sahip çıkmak istemekti adamın ‘suçu’!

Adam ne ateist ne ataist, sadece tüm kimliklerinin farkında olan insan oğlu insan, Müslüman bir Kürttü.

Töresinde küfretmek yoktu.

Sevmiyordu ama bu küfür diğerlerine göre çok hafifti…

Adam çekinerek de olsa “eyiyem gomutan ama sövme yine yaw” diyebildi.

Komutan “Kime sordunuz lan Allah’a isyan ederken de sövme diyon lan şerefsiz” dedi.

Adam “Biz hiç Allah`a isyan etmemişiz gomutan” dedi.

Komutan güldü.

“Malsın oğlum işte malsınız hepiniz bir seferde anlayabilen yok ki hayvanların içinde” dedi…

Adam sustu.

Ve komutan Allah’ı tanıttı:

“Oooğlum her mekanın Allahı vardır!

Bu vatanın Allahı Atatürk ulan!

Piç sürüsü!

Farkında olmuşsun olmamışsın bana ne a.ına koyduğumun evladı siz Allah’a isyan ettiniz haberiniz yok!

Gelmiyoruz diye yokuz sandınız Kürdistan hayallerine daldınız ama bak ne oldu sonunuz yavşaklar!” dedi…

Ne köpek havlaması ne saat dakikası ne mahkum sesi, ortamda çıt çıkmıyordu…

Komutan yanındaki yaverine dönerek “Yahu istemesem bile şiir gibi konuşuyorum bazen he” dediğinde askerlerden ‘espriye’ küçük bir gülme sesiyle cevap geldi…

Adamın bu sözlere vereceği bir cevap tabiî ki yoktu.

Bir izah yapmak veya cevap vermekmiş, bunlar hayal bile edilemeyecek işlerdi…

Aklından “Ama biz bir fişek bile atmamışız! Bu nasıl isyan gomutan” demek geçti ama bunun hiçbirşeye fayda etmeyeceğini biliyordu…

Daha fazla işkenceden başka…

Komutan “Aç mısın lan?” dedi…

Adam “Yok gomutan” dedi.

“Olsun, fazla yemekten n’olcak oğlum lan” dedi komutan sırıtarak…

Adam komutanın kinayesinden ve önündeki ‘yemekten’ anlıyordu ne olacağını…

Komutan sohbetin bittiğini anlatmak istercesine yüksek sesle “hazır ol!” diye haykırdı!

Adam hiç hazır değildi ama oldu!

Komutan adama ‘Bok yenecek, ye!’ dedi.

Adamın önündeki tabakta hapishanenin kurt köpeğinin dışkısı vardı.

Yüzlerce kez kendilerine saldırtılan, onlarca defa ısırtıldıkları köpeğin dışkısı sıcağın etkisiyle kıvrımlarını yitirmiş ama tam cıvımamıştı.

Adam buna daha önce de mecbur bırakılmıştı, yapması gerekeni biliyordu.

Çömeldi, bok dolu tabaktan bir kaşık bok aldı.

Kalktı, kaşığı ağzına götürdü.

Elleri yine titriyor, gözlerinden yine yaşlar geliyordu.

‘Yavaş’ davrandığını gören komutan, ‘Çabuk ye ulan!’ diye haykırdı.

Komutanın elinde tasma vardı. Devamı »

BU NEDİR?

Yorum yap

Son Sığınak

Yorum yap

Hayat perdenin arkasında;
Hayatın öte yakasında.

Şu gaflet yükü insana bak;
Kendinden varlık cakasında.

Ve aşksız yobaz… İşi gücü,
Namazla Cennet takasında.

Tam dört asırdır Müslümanlık,
Cansız etiket markasında.

Ku’ran kalbi kör ezbercide,
Din, üfürükçü muskasında.

Batı, Batı der çırpınırlar,
Batı tükürük hokkasında.

Makine dimdik demirden put,
İnsanoğlu ruh lâçkasında.

Hürriyet nerde söyleyeyim:
Hakka esaret halkasında.

Zamanda herşey kopuk, kesik;
Biçkisi kader makasında.

Ey insan, sana son sığınak,
Son Peygamberin hırkasında!

SOLITUDE

Yorum yap

Bu bayram gününe binaen bir şiir

Yorum yap

Güneş yükselmeden kuşluk yerine
bir adam döndü evine
oturdu sessizce yer minderine
kızı bayram dedi yalın ayaklı
adam bayram dedi tam ağlamaklı

el öpüldükçe içi burkuldu
konuşmak istedi dili tutuldu
güç bela ağzından bir “offf” kurtuldu
oğlu bayram dedi sırtı yamalı
adam “hee yaa” dedi gözü kapalı

düşündü kış yakın, evde odun yok
tenekede yağ yok, çuvalda odun yok
yok yoka karışmış, tuz yok, sabun yok
avrat bayram dedi, eğdi başını
adam evet dedi sıktı dişini

çalışsan ne iş var, ne cepte para
dağ oldu içinde büyüyen yara
dikti gözlerini karşı duvara
takvim bayram dedi, silindi yazı
adam “öyle” dedi, bağrında sızı

dönderse yüzünü her hangi dosta
yaralı, gariban, dul, yetim, hasta
günler, aylar, yıllar erirken yasta
yer gük bayram dedi ağzını açtı
adam bayram dedi evinden kaçtı.

Emperyalizm’in silahlarından biri ‘ÖZENDİRME’

Yorum yap


“Ben sadece ucuz bi kurnazlık tasarlamıştım geçici bir modayı istismar edip, kenara bi kaç kuruş koymak sonra da arkamıza bakmadan savuşmak…* Başka şey umma n’olur.”

*Meksika sınırı‘na