Doğu ve Batı Arasındaki Özgürlük Savaşçısı ALİYA İZZETBEGOVİÇ




Gençlik yıllarında aksiyoner yönü ağır basan Aliya ve onun fikir örgüsü, olgunluk çağlarında derinlemesine bir işlev kazanmış “Müslüman Halkların ve Müslümanların İslamlaşmasına Dair Bir Program” başlığı ile kendisinin başkanlığında 12 entelektüel Müslüman tarafından kaleme alınan deklarasyonla (Bkz. İslam Deklarasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun Sorunları, Fide Yayınları, 2007) dünya çapında etkiye mazhar olmuştur. Kendisi ve arkadaşlarının Eski Yugoslavya rejimince hapis cezasına çarptırılması ile karşılığını menfi yönde bulan düşünceleri, zahiren bir ceza olarak görünse de onun özgürlüğe kaçışının ve tefekkürle filizlenen yeni fikirlerin oluşmasına vesile olacak bir geçit olarak telakki edilmelidir. (Bkz. Özgürlüğe Kaçışım, Klasik Yayınları, 2005) Aslında deklarasyon muhteva olarak 1946 yılından itibaren kaleme alınan ancak 1984 te yayınlanan Aliya’nın Doğu ve Batı Arasında İslam adlı eserinin manifesto olarak tüm İslam halklarına yapılan bir çağrısı olarak da değerlendirilebilir. (Bkz. Doğu ve Batı Arasında İslam, Nehir Yayınları, 1994)
Aliya İZZETBEGOVİÇ orduyu selamlarken (soldaki video) ve Röportaj (sağdaki video)
Gandhi’nin Tutarsız Sivil İtaatsizliğine Karşın Aliya’nın Dinamik Çözümlemeleri
Aliya, daha ilk gençlik yıllarında Komünist Yugoslavya rejiminin baskılarına karşı muhalif tavırlarını ortaya koymuş komünizmin sert politikalarına karşılık eylem adamlığı tavrını takınmıştır. Değişen ve yeniden şekillenen dünyada baskı ve zorlama ile rejimlerin ayakta kalamayacağının bilincinde olan Aliya, gerek dinamik eylem adamlığı gerekse eserlerinde kaleme aldığı tutarlı fikirleri ile çağdaşı olan Mahatma Gandhi ve onun fikirlerinden keskin çizgilerle bir ayrılık arz eder. Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi sürecinde Mahatma Gandhi’ye ait olan sivil itaatsizlik (satyagraha), özünde adalet ve onun tesisi edilmesi için yapılan mücadelenin adı olan cihad kavramını besleyen İslam’a zıt bir tavırdır. Hayatının tamamında İslam’la özdeşleşme gayretlerinin ürünleri bulunan Aliya için Gandhi’ye ait bu tavır sergilenmesi mümkün olmayan bir davranıştır.
Aliya’nın dinamik çözümlemelerinin bir neticesi olarak, “Hangi tarafta olduklarını apaçık bir biçimde kalplerinde hisseden ve nereye ait olduklarını bilen Müslümanlara” yönelik olarak kaleme alınan deklarasyon, Müslümanların geri kalmışlığının sebepleri hakkında yapılan geniş çaplı tespitler neticesinde İslam’ın ipine yeniden sımsıkı sarılmakla ancak kurulabilecek olan İslami Düzen’in çerçevesi ve o dönemin İslami Düzen’inin sorunlarının tespitinden müteşekkil olarak kaleme alınmıştır.
Yazıldığı dönem Yugoslavya’sında rejime dehşet derecede bir korku salmış olmalıdır ki, risale çapında deklarasyonun ülke çapında bıraktığı etki yapılan duruşmada savcı tarafından şöyle açıklanmaktadır. “İslam deklarasyonu toplumsal düzenimizin değerlerine yönelik bir saldırıdır. İçinde mutlak bir tehlike, yazılı ve sözlü suç, karşı-devrimci etkinliklere ilişkin bir bilinç yatmaktadır. Bu son zikredilen eylemlerin, düşman propagandası ile bazı benzerlikleri vardır. Ancak bu karşı-devrimci etkinliklere daha yakın olan bir kesintisiz eylem yoğun propaganda vakasıdır.” Buna karşın Aliya’nın savcıya dönük olarak yaptığı “İslam, benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır” açıklaması Bakanların karanlık bir mahkeme salonundan dünyaya yayılan İslamî aydınlığın bir ifadesi olarak tarihe geçmiştir.
Daima Üçüncü Bir Yol Vardır
Aliya’nın uzun meşakkatli hayatının ürünü olan tecrübeler, tefekkür ve fikrî çalışmalarının neticesinde ortaya koyduğu eserleri, onun dünya siyasetinde İslam ve Müslümanların konumu hakkında ne denli derin bir vukufiyete sahip olduğunun kanıtıdır. Eserlerinin genelinde hakim olan İslami değerleri temel alan düşünceleri, insan ve toplum çapında ortaya çıkan problemlere tutarlı ve yerinde çözümler üretir bir fikrî bütünlük arz etmektedir. Avrupa’nın merkezinde yaşayan Müslüman entelektüel Aliya, Doğu’dan vücut bulmuş ve dünyayı kuşatıcı bir anlam ifade eden İslamî soluğu Batı’nın merkezinde anlamlandırmayı başaran mütefekkirdir. Aliya’ya göre, geçmişte eski medeniyetler ile Avrupa arasında tavassutta bulunmuş olan İslam, Doğu ile Batı arasında köprü vazifesi görmüştür ve bu vazifesinin bilincinde olarak, dramatik çıkmaz ve alternatifler zamanında, parçalanmış dünyada, aracılık rolünü tekrar devralmalıdır. Üçüncü, yani İslami yolun manası işte buradadır. Bu öngörü ile İslam’ın doğu ile batı arasında orta bir yerde durduğu gerçeğinden hareket eden Aliya, yeni bir dünya görüşü ortaya koymaya çalışmaktadır ve bunun adı üçüncü yoldur.
Doğu’nun, Budizm, Hinduizm, Konfüçyanizm gibi temelde mistik, gizemli, ruhu esas alan ve yaşanılan hayat üzerinde bir kıymetin varlığını hissettiren dâhili yüzüne karşın Batı’nın Doğu’ya ait bu mistik yönü belli zümrelere tevdi ederek, aklı temel almasıyla beliren harici yönü çift kutuplu bir dünya resmini ortaya koymaktadır. Ve tam da bu iki çarpık/eksik anlayışın kesiştiği bir kavşak noktasında, ilahi emirlerde sadece akıl sahiplerini mükellef tutan, dini sorumluluğun en baş şartı olarak akla atıfta bulunan ve akıl için gerçek anlamlandırmayı yapan İslam var olmaktadır. İşte İslam, alternatif bir medeniyet tasavvuru olarak Doğu ve Batı’ya ait kavramları kendi öz kıvamında bir araya getirmek sureti ile sonsuzluk kapısına ulaşmada üçüncü yolu resmeden yegane din olma vasfındadır.
Aliya’nın oluşturduğu üçüncü yol un çağımızın İslam ülkelerinde var olan buhran ve huzursuzluklara çözüm bulacağı inancını taşımaktayız. Merkezine gerçek manada İslam’ı alan her anlayışın içtimai meselelerin çözümünde muvaffak olacağı gerçeğinden hareketle, Aliya’nın yayınladığı –bilhassa- İslam Deklarasyonu olmak üzere, kıvamını Doğu ve Batı Arasında İslam adlı eserinde bulan fikrî yapısı, İslam olgusuna sıkı sıkıya tutunmuş bir aklın sosyal problemler karşısındaki çözümlemelerdeki başarısını da ortaya koymaktadır. Alternatif bir yolun varlığını anlamak için öncelikle yaşadığımız çağda küreselleşme, globalleşme, yeni dünya düzeni vs. gibi adlandırmaların temelinde yatan Batı inanışının ve onun temayüllerinin anlamlandırılması gerekmektedir.
Batı’nın Muharref Din Anlayışı Sekülarizmi Doğurdu
Tahrif edilen İncil ve bunun sonucunda ortaya çıkan Hristiyanlık anlayışı, ideolojik yaklaşımlar sonucunda, dünya ve öteki alemde bir düzenin varlığını sorgulayan dinî vasfını kaybetmiştir. Dünya ve ötesi arasına keskin bir çizgi çekmek sureti dünyayı değiştirmek ve mükemmelleştirmek isteğinden peşinen vazgeçen muharref Hristiyanlık, iyilik, ahlakilik, erdemlilik gibi aslında vahye dayalı olguları insan düşüncesi ile şekillendiren bir dünya görüşüne indirgendi. Bu durum dinî olarak vazifelendirilmiş bir zümrenin teşekkül etmesini de beraberinde getirmiştir. Dinin metafizik/mistik bölümü ile vazifelendirildiğini doğal olarak kabullenen ruhban, dünya hayatını çarpık bir zühd anlayışı ile şekillendirirken; halk ise gerektiğinde kendisini kafir (dinsiz) ilan edebilecek bir gücü elinde bulunduran bu sınıfa karşı zorunlu saygıyı muhafaza etmek durumunda kalmıştır. Din otoritesini elinde barındıran güç, asla değişmeyeceği kabul edilen ve ellerinde bulunanın mutlak hakikat olduğunu, inceleme, tartışma yahut araştırmaya ihtiyacın olmadığını savunan bir anlayışı (dogmatizm) halka -gerektiğinde engizisyonlarla- kabul ettirmeye muvaffak oldu. Böylelikle her iki hayatı da kapsayan/kapsaması gereken vasfından ve mutlak adaletin/hakikatin kutsallığından sıyrılan Hristiyanlık inancı, Batı Avrupa’da tam anlamıyla karşılığı olarak religion (*) tabiri ile buluyordu. Batı düşüncesi bundan sonra, sadece manevi, mistik, içsel bir takım enstrümanlardan müteşekkil olan ancak kâinatı kuşatıcı manası iptal edilmiş olan bir yapıyla karşı karşıya kalmış oluyordu.
Yeni bir din gibi işlev gören, yeni bir dünya görüşü olarak vücut bulan, insanlığın sürekli mutluluğunun geleneğin ve her türlü dogmatik fikirlerin zincirlerinden kurtularak mümkün olacağına inanan aydınlanmış akılların bir ürünü olarak Batıda ortaya çıkan sekülarizm skolastik düşüncelere karşı açılan bir isyan bayrağı olarak ortaya çıktı. Böylelikle halk, kilise etkisinden kurtuluyor; inanç ve gelenekler yerini aklın egemenliğine bırakıyordu. Batı, Hristiyanlık ve onun temsilcisi olan ruhban sınıfı (dini otorite) ile halkın ve onun temsilcilerinin (sivil otorite) arasında ortaya çıkacak olan Laisizm fermanını bu şartların bir sonucu olarak imzalayacaktı. Yönetim seküler olmayı benimseyerek mutabık olunan konular gereğince din ile kendisi arasına sınır koyacaktı.
Muharref Hristiyanlık Karşısında İslam
Orta Çağ Hristiyanlığının en önemli özelliklerinden olan bilgi ve kutsalı elinde bulunduran zümre otoritesinin varlık ve işlevini İslam’la karşılaştıran Aliya, Papanın yanılmazlığı ilkesine karşın İslam’da icmanın yanılmazlığını öne sürer. Dayanak olarak Hz. Peygamber (sav)’in “Benim ümmetim delalet üzerinde birleşmez” buyruğunu delil gösteren Aliya, böylelikle tahrif edilmiş Hristiyanlık inancında meydana gelen dönüşümü tespit etmiş olmaktadır. Hristiyan Batı’da dinin temsilcisi olma özelliğini koruyan ruhban sınıfı, münzevi bir hayat yaşayan, daimi surette içe dönük, mistik bir varlık olarak betimlenmektedir. Yine çarptırılmış bir dini görüş sebebi ile hanif olma özelliği kaldırılan düşüncede ruhban halktan ayrı yaşayan, evlenmeyen, halk arasına karışmayarak ahlaki olgunluğu tamamlayacağına inanan bir zümre olarak telakki edilir. Buna karşın Hz. Peygamber (sav) zamanında Allah’tan gayrisinden yüz çevirme gayesi ile hadım olmayı amaçlayan sahabelere verilen “Sizin için ben en güzel örnek değil miyim?” cevabı İslam’da ruhbanlık müessesesinin olmadığının ve Peygamber kavli ile buna müsaade edilmediğinin bir delilidir. Aliya İzzetbegoviç, Kur’an-ı Kerim’de Allah indinde tek din olarak vasfedilen (K.Kerim 3/19) İslam’ın doğumundan önce Hz. Peygamber’e (sav) ait Hira Mağarası ve ötesinde yaşanan dönüşümü çarpıcı bir biçimde Doğu ve Batı Arasında İslam isimli eserinde şu şekilde gözler önüne sermektedir. “Hz. Muhammed mağaradan dönmeye mecburdu. Bu dönüşü olmasaydı hanif olarak kalacaktı. Fakat döndüğü için İslam’ın rasulü olmuştur. Bu, dahili ile harici dünyanın, mistik ile aklın, meditasyon ile eylemin karşılaşmasıydı. İslam mistik olarak başlamıştı, siyasi ve devlet fikri olarak devam etti. Din, gerçekler dünyasına girerek İslam oldu” (s.274)
Uluhiyyet hakkında canlı bir tasavvuru içerisinde barındıran Hristiyanlık, bu olguyu bir zümrenin tekmil şuuruna tevdi ettirerek iki cihanı kuşatan ulvî soluğundan mahrum bırakılmış, sekülerlik zırhına bürünerek din olma vasfından çıkarılmıştır. Böylesi bir düzensizlik, dinin yerine saf aklı idame ettirmek sureti ile insanı madde eline vermiş ve yine aynı insanı madde eliyle köleleştirmiştir. Helvadan putlar yerini birkaç asır sonra hammadde değişikliği ile demire bırakmıştır.
Aliya: “Ey teslimiyet, senin adın İslam’dır…!”
İnsanı insan yapan en önemli yeti olan aklı kendi ideolojilerine kurban etmekten çekinmeyen Batılı düşünürler insanın doğasında bulunan hakikate ulaşma temayülünü ortadan kaldırmayı amaçlamışlardır. Aydınlanma ve daha sonrasında modernleşme tasavvurlarının ilahi temelli her şeye meydan okuyan, insanı merkez alan ve öte kavramını yok etmeyi amaçlayan sekülerleşme gayretleri; Michelangelo tarafından kilise tavanlarına yapılan tasvirlerle, Shakespare’nin dramlarıyla (Bkz. Doğu ve Batı Arasında İslam, s.33)ortaya koydukları aşkın’ı ortadan kaldırma adına ilk önce aklın namusunu kirletmişlerdir. Hz. Peygamber’in (sav) “Allah akıldan daha üstün ve şerefli bir mahluk yaratmamıştır” buyurmaktadır. Dini yükümlülüklerin temelinde bulunması elzem olan akıl, kişisel ibadetten gerekse riyasete kadar doğrudan İslam’ın muhatap aldığı en önemli olguyu temsil eder. Bu, ilk bakışta pozitivist bir yaklaşım olarak gözükse de aklın sınırlarının yine İslam tarafından belirlendiğinin bilgisi ile bu düşünce geçerliliğini kaybetmektedir. İsra Suresi 85. ayeti “…De ki: ‘Ruh Rabbimin emrindendir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir’” şeklindedir ve bu ayet maddenin manayı anlamasındaki kısıtlılığının Allah tarafından ifadelendirilmesidir. Yine yukarıda bahsettiğimiz gibi büyük sanatkârların, düşünürlerin sonsuzluğu ve ötelerin ötesini sorgulamaları sonucu ortaya çıkardıkları büyük eserler dahi salt aklın anlamsızlığının bir göstergesi olmaktadır. İçe dönük olmayan bir sanattan bahsedilemeyeceğini vurgulayan Aliya “Sanat bilgi değil, idraktir” derken zahir-batın ayrımını göstermektedir. Dolayısıyla buradan da Batı’ya ait zahiri teşebbüsler ve Doğu’da var olan Batınî temayüllerin İslam’da mecz olması ile üçüncü bir yolun varolduğu/olması gerektiği kanıtlanmış olmaktadır.
İslam, hiç şüphesiz Doğu ve Batı’yı kuşattığı gibi geçmiş, gelecek, ezel ve ebedide kucaklayan; zahiri ve batinî tüm güzellikleri bünyesinde barındıran Allah indindeki tek dindir. Kur’an-ı Kerim bu konuda şöyle demektedir: “ ‘Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan her şeyin de Rabbidir’ dedi Musa ” (Şuara Suresi, 28). Aklın sınırlarını kavrayan ve içsel dönüşümünü gerçekleştir(e)meyen bir bireyin varlık sebebi hakkında yanılgılara düşeceğini, sorunun kaynağını insanın kendini bilmesi ve kendini salt akıldan ziyade inançla gerçekleştirmesi gerektiğini defaatle bildiren Aliya, Bosna’nın acı ve hüzün dolu ikliminden İslam’ın kutlu soluğunu tüm cihana duyurmaya muvaffak olmuş bilge bir liderdir. O, Bosna Savaşı (!) ile popülaritesi artan bir siyaset adamı değil, bir devre inanç, hoşgörü ve ayakta kalabilme cesareti aşılayan, Bosna penceresinden İslam diyarlarına nüfuz eden, gördüğü bunalımlara çözüm derleyen şahsiyetli fikir adamıdır. Ülkesinin kurtuluşu için çalışırken, İslam coğrafyasında mevcut olan bunalım ve kargaşalara da alternatif kurtuluş formülleri üreten ender bir mütefekkirdir.
“Bana yeniden hayat önerilseydi, reddederdim. Ancak, yeniden doğmak zorunda kalsaydım, kendi hayatımı seçerdim.” diyen ve çok sevdiği ülkesinin özgür topraklarında yatan Aliya İzzetbegoviç’i rahmetle yad ediyoruz…
Kaynakça :
- Aliya İzzetbegoviç, Yerli Düşünce Aylık Fikir Dergisi 2008
- Elmalı Hamdi Yazır”, Hak Dini Kur’an Dili”, Hikmet Neşriyat Yayınları.
- Aliya İzzetbegoviç, “Doğu ve Batı arasında İslam”, Nehir Yayınları 1994
- Aliya İzzetbegoviç,”Konuşmalar”, Klasik Yayınları 2003
- Aliya İzzetbegoviç, II. Endülüs’e Geçit Vermeyen Adam”, Vakit 2003
- Aliya İzzetbegoviç, “Özgürlüğe Kaçışım”, Klasik Yayınları 2005
- Aliya İzzetbegoviç, “İslam deklarasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun Sorunları”, Fide Yayınları 2007
- Mehmet ÖZAY, “Sekülerleşme ve Din”, İz Yayıncılık 2007
- İmam-ı Gazali “İhya’u Ulum’id Din”, Hikmet Neşriyat Yayınları
- Ali Çimen “Tarihi Değiştiren Olaylar”, Timaş Yayıncılık 2007
This entry is filed under Biyografi, Din. And tagged with Aliye İzzetbegoviç, Batı'nın Muharref Din Anlayışı, Doğu ve Batı arasındaki özgürlük savaşçısı, Muharref Hristiyanlık Karşısında İslam, Ramazan Buğra KÖROĞLU, Sekülerizm. You can follow any responses to this entry through RSS 2.0. You can leave a response, or trackback from your own site.











Şu ana kadar hiç yazılmamış ya da benim rastlamadığım yönlerine değinmişsiniz. merak ve ilgiyle okudum. Paylaştığınız için teşekkürler.