Yeni sömürgecilik, yeni paganizm ve Türk medyası
Giriş: Yeni Sömürgecilik:
Medyatik Totaliterlik
Klasik sömürgecilik, doğrudan, fiili olarak gerçekleştirilen işgalin adıydı: Sömürgeci Batı/ Avrupa ülkelerinin başka kıtalardaki ülkeleri zor kullanarak işgal etmeleri, o ülkelerde hakim olan kültürel yapıları ve dokuları altüst ederek yok etmeleriydi. Batılılar, yaptıkları bu işgal ve sömürü işine, sözümona ‘gerikalmış’ Batı-dışı ülkeleri ve toplumları ‘uygarlaştırma süreci’ adını vermişlerdi.
Sonuç, Batı dışındaki kültürlerin ve medeniyetlerin yok edilmesi oldu: Batılılar, böylelikle, farklı kültürlerin ve medeniyetlerin kendi dinamikleri ve anlam haritaları doğrultusunda varolmalarına, gelişip serpilmelerine, türlü açılım ve atılımlar gerçekleştirmelerine hem izin vermeyeceklerini, hem de imkan tanımayacaklarını göstermiş oldular
Burada yakıcı soru şu: İnsan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasi gibi temel kavramlar ve bu kavramlar çerçevesinde geliştirilen kurumlar, bizzat Batılılar tarafından icat edilmemiş miydi? Elbette. Peki, öyleyse, bu kavramları geliştiren bir kültür, nasıl olur da, diğer kültürlere, diğer kültürlere mensup toplumlara kendileri olarak, kendi dinamiklerini ve imkanlarını hayata geçirerek varolma hakkını bile çok görebiliyordu?
Burada bir çelişki yok mu? Bence yok. Bizim asıl yanılgımız burada bir çelişkinin olduğunu zannetmemiz zaten. O halde, mesele, ne öyleyse? Mesele şu: Batılılar, antik Yunan’dan bu yana, kendilerinden farklı olana asla hayat ve varolma hakkı tanımamışlardır. Farklılıklarla birlikte yaşama ve farklı olanı da farklılıklarıyla birlikte yaşatabilme tecrübesi üretememişlerdir.
Neden? Nedeni şu bunun: Pagan ve dolayısıyla seküler Batılılar, Marcuse`ün de altını kalın harflerle çizdiği gibi, tek boyutlu bir insan, tek boyutlu bir toplum, hepsinden de önemlisi tek boyutlu bir dünya tasavvuru geliştirmişler; bu tek boyutluluğa ve tek tipliğe uymayan, farklı olan, aykırı kaçan her şeye, herkese ve her tür dünya algısına ve tasavvuruna korkuyla, ürküntüyle, dışlayıcı, ötekileştirici ve dolayısıyla ya derhal asimile edilmesi (eritilmesi, kendi özelliklerini terk ederek her şeyiyle Batılı gibi olması ve hareket etmesi); ya da eğer asimile olmaya direnirse, elimine (yok) edilmesi gereken ‘çocuksu’ bir psikolojiyle bakmışlardır.
Klasik sömürgecilik tecrübesi, Rönesans ve Reformasyon’dan sonra zuhur eden, büyük ölçüde yalnızca Avrupalılara ait bir tecrübeydi; modern paradigmanın ürettiği, seküler / modern Avrupa’yı / Batı’yı özneleştirerek her şeyin merkezine yerleştiren, diğerlerini ise nesneleştirerek bu merkezden ve bu merkeze göre gören, konumlayan, yönlendiren bir pratikti.
Ayrıca, pagan ve seküler kültür, genelde ırk-merkezli, özelde ise de ben-merkezli olduğu için, klasik sömürgecilik, Avrupa’da yeteri kadar ekonomik, siyasi ve askeri güce ulaşan Avrupalı prensler ve devletler arasında kaçınılmaz olarak ırk-ulus eksenli hakimiyet mücadele ve savaşlarının yaşanmasına yol açmış; bu yüzden, bugüne kadar o küçücük Avrupa kıtasının birleşmesini sağlayabilecek bir ruh, bir dinamizm, kuşatıcı ve kucaklayıcı, farklılıkları farklılıklarıyla kabul eden, farklılıklarla birlikte yaşayan, farklılıkları farklılıklarıyla yaşatabilen ortak bir irade ve tecrübe üretememiştir.
Artık klasik / açık sömürgecilik çağı kısmen de olsa geride kaldı. İkinci Sanayi devrimiyle icat edilen elektronik kitle iletişim araçları, adına yeni-sömürgecilik dediğimiz, diğer toplumları ve kültürleri doğrudan değil dolaylı yollarla, yöntemlerle ve söylemlerle kontrol ve kolonize eden bir pratik var karşımızda. Dünyayı McLuhan’ın dediği gibi ‘global bir köy’e dönüştüren bir pratik bu.
Dolayısıyla gerçeğin değil, kurmacanın hakim olduğu, medya yoluyla üretilen kurmaca gerçekliklerin gerçek katına yükseldiği ve fiili, yaşanan, fiziksel gerçekliği -Paul Virilio’nun imajinatif tarifiyle- ‘gerçekliği kazaya uğrattığı’ veya Baudrillard’ın deyişiyle ‘gerçekliği buharlaştırdığı’, medya üzerinden üretilen ve sürdürülen yeni bir sömürgecilik biçimi var: Kim medyaya hakimse, dünyaya hakim oluyor artık.
Medyaya hakim olanlar, elbette ki güce, güç üreten ekonomik, siyasi ve askeri güce sahip olan bir avuç elitler. Artık çıkarları, duyarlıkları ve çıkar ağları, küresel ölçekte örtüşen bu bir avuç elit, dünyaya istediği gibi nizam/at verebiliyor. Anlam ve sembol trafiği, hayatta üretilmiyor; önce medyada üretiliyor, dolaşıma sokuluyor; sonra da küre ölçeğinde kitleler tarafından hayatlaştırılıyor ve tüketiliyor.
Medyatik alan, artık kamusal alanı da, özel alanı da işlevsizleştirdi ve ‘yok etti’. Kamusal alan’da olup bitenlerin de, özel alanda olup bitenlerin de, bir anlam ifade edebilmesi ve hükmünü icra edebilmesi için, medyatik alana taşınması, taşınabilmesi, medyatik kapıları tutanlar tarafından medyatik alana taşınıp taşınmayacağına karar verebilmesiyle mümkün. Bu olguyu ve bu yeni durumu, medyatik totaliterlik diye tanımlamak mümkün. Medyatik totaliterlik, demokrasiyi de, insan haklarını da, hukukun üstünlüğü gibi kavramları ve kurumları da bitirmiştir.
Artık demokrasi değil, genelde medyokrasi’den, özelde ise teleokrasi’den sözedebiliriz. Demokrasinin şekli olarak olmazsa olmaz en temel ilkesi ‘halk iradesi’ olgusu, karikatürize edilmiş; böylelikle, medyaya hakim olan güçler, istedikleri siyasi gücü iktidara taşıyabilecek manevraları medya üzerinden ve medya sayesinde yapabilecek bir güce kavuşmuşlardır. İşte yeni sömürgeciliğin adı ve aracı/sı, bu medyatik sömürgecilik fenomenidir.
Peki, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar ve kurumların asıl amacı ne? Farklı olana, bütün farklılıklarını koruyarak varolma ve varlığını sürdürme hakkı tanımak mı? Görünüşe bakılırsa evet; ama gerçekte ise hayır. Hayır, diyorum; çünkü teorik olarak tek boyutlu (seküler) bir dünya tasavvurunun küre ölçeğinde hakim olduğu bir zaman diliminde böyle bir şeyin gerçekleşmesi, sanıldığının aksine pek mümkün değil; pratik olaraksa böylesi bir şey gerçekleştirilebilmiş değil.
Şimdi, birileri, kalkıp bana, “Avrupa’da, Amerika’da demokrasi yok mu? İnsan hakları yok mu? Hukukun üstünlüğü hakim değil mi?” gibi sorular soracaklar. Tabii ki yok. Demokrasi değil, medyatik sömürgeciliğin yegane aracı olan medyatik totaliterlik var.
Medyatik Oryantalizm
Bize bir ‘masal’ anlatıyorlar. Diyorlar ki: “Batı’da demokrasi, liberalizm, rasyonalizm, hukukun üstünlüğü gibi kavram ve kurumlar geliştirildi. Müslümanlık, hem bu tür kavram ve kurumların geliştirilmesine imkan tanıyabilecek dinamizmden yoksun; hem de üstüne üstlük bunu engelleyecek bir yapıya sahip. O yüzden müslüman toplumlarda baskıcı, totaliter yönetimler hakim. Müslüman toplumların baskıcı, totaliter yönetimlerden kurtulabilmeleri, Batı’da geliştirilen sözkonusu kavramları, kurumları ve yöntemleri benimsemelerine bağlı. Kaldı ki dünya zaten bu yöne doğru gidiyor. Öte yandan, İslam dünyasındaki İslami söylemleri dillendiren ve temsil eden oluşumlar, şiddete, fanatizme kaymaktan başka bir şey yapamıyor ve öneremiyorlar.” Vesaire, vesaire… Bu ‘masal’ böylece devam edip gidiyor.
İslam dünyasına, müslümanlığa ve İslami söylemlere ilişkin olarak geliştirilen ve küreselleşen medya aracılığıyla icat edilip kurgulanan, bir güzel cilalanarak ve ambalajlanarak tüm dünyada dolaşıma sokulan hakim söylem böyle. Bu masalda, eski oryantalist söylemin izleri de var; medyatik oryantalizm olarak adlandırılabilecek daha ’sofistike’ ve daha tehlikeli yeni bir oryantalizm biçiminin ipuçları da.
Batıda akademide ve entelektüel hayatta, eski oryantalist söylem son yirmi yıldan bu yana kıyasıya eleştirildi ve aşıldı. Ancak eski oryantalist söyleme taş çıkartacak, rahmet okutacak yeni bir oryantalizm biçimi, medyatik oryantalizm icat edildi. Geçen yüzyıllarda geliştirilen oryantalist söylemin şu ya da bu şekilde de olsa bilimsel bir değeri vardı. Oysa medya vasıtasıyla geliştirilen ve hakim kılınmaya çalışılan yeni/medyatik oryantalizm biçiminin bilimsel bir değeri filan yok. Ama iki oryantalizm biçiminin buluştukları ortak nokta şu: Kontrol, manipülasyon, sömürü ve tahakkümün meşrulaştırılması.
Yeni/medyatik oryantalizm biçimi, hakim uluslararası ilişkilerin söylemini ve medyanın dilini belirleyen ürkütücü özelliklere sahip: Mesela, İslam dünyasında veya Batıda vuku bulan bir terör olayı anlatılırken ilk önce, terör eylemini gerçekleştirdiği zannedilen ama yaşanan olayla doğrudan ilgisi henüz kanıtlanmamış kişilerin ‘fanatik, terörist, çapulcu’ imajı yüklenen görüntüleri; hemen ardından da, örneğin camide namaz kılan veya türlü şekillerde ibadet eden insanların görüntüleri ekranları dolduruyor. Yine Bosna’da, Çeçenistan’da, Kosova’da kitlesel katliamlara maruz kalan insanlar gösterilirken bile, sanki bu insanların yapılan katliamları hakettiklerini kanıtlamaya çalışan ‘fanatik, çapulcu’ imajını destekleyen görüntüler bulunuyor. Asıl üzerinde durulması gereken katliamlar ve nedenleri es geçiliyor.
Burada, tıpkı geçen yüzyılda geliştirilen oryantalist söylemde olduğu gibi, İslam dünyası, müslümanlık ve İslami söylemler ve oluşumlar yine Batılılar tarafından ama bu kez çok daha ürkütücü, itici şekillerde tanımlanıyor: “Müslüman toplumlar, geri kaldı; çünkü müslümanlık sadece despot yönetimler ve fundamentalist, fanatik söylemler üretiyor” şeklinde hayali bir tanımlama yapılarak bir yandan müslümanlığın ve İslami söylemlerin karalanması, olumsuzlanması ve reddedilmesi sağlanmaya; öte yandansa Batılıların yeryüzünde kurdukları haksız hegemonya ve sömürü biçimleri meşrulaştırılmaya çalışılıyor.
Ama İslam dünyasında hakim olan despot, baskıcı ve totaliter yönetimlerin meşruiyet, otorite ve hegemonya kaynaklarını müslümanlıktan almadıkları, gerçekte hem İslami söylemlere ve dinamiklere karşı sürdürdükleri mücadeleyi destekleyeceği düşünülen, -çoklukla biçim bozumuna uğratılmış- Batılı kavramlardan ve kurumlardan (ve tabii Batılı hegemonik güçlerin proje ve stratejilerini benimsedikleri sürece de Batılılardan) aldıkları gerçeği gözardı ediliyor.
Medyatik oryantalizm, bir taşla birkaç kuş birden vurulmasına hem vasıta oluyor, hem de bunun vasat`ını oluşturuyor: Bir yandan İslami söylemler terörle, fanatizmle özdeşleştirildiği için müslümanlığın cazibesi ve imkanları bastırılıyor; öte yandansa, Batılıların kurmaya çalıştıkları hegemonyanın, kontrol ve tahakkümün meşrulaştırılması sağlanmaya çalışılıyor.
Ancak medyanın, kendisine yükletilen yeni oryantalist söylemler ve dolayısıyla tahakküm biçimleri geliştirme işlemini ve işlevini bir Frankenstein gibi ‘bir anda’ tepetaklak edecek bir ‘zaaf’ı var.
Ne demişti Heidegger: “Kamera, izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır”. İyi de ‘izleyici’ kim? İşte asıl yakıcı soru bu. Stuart Hall, Jean Baudrillard ve Paul Virilio gibi cins adamların, “izleyici, bu kamerayı icat edenler, kuranlar ve kullananlardır” dediklerini sağır sultan bile duydu! O halde biraz bekleyin… Final`in Batılılar ve hayalperest Batıcılar için nasıl ‘berbat’ (!) bir şekilde sona ereceğini göreceksiniz!
Medyatik Hiper-terör ve Pornografik savaş
Medya, bu kadar her yerde hâzır ve nâzır olmamış, bu denli here yere ve her şeye nüfûz etmemiş ve dolayısıyla zaman’da ve mekanda mesafe kavramı sanal bir şekilde ortadan kalkmamış olsaydı, Amerika’da yaşanan terör olayı bu kadar hiper (aşırı, sanal, abartılı) boyutlar kazanabilir miydi?
Aslında tam bir medyatik hiper-terör ve hiper-gerçeklik durumu ile karşı karşıyayız. Hiper-terör ve hiper-gerçeklik kavramlarını çağımızın en cins düşünürlerinden Jean Baudrillard’a borçluyuz: Baudrillard, medyanın her yerde hazır ve nazır olacak kadar yaygınlaşmasının, gerçeklik algımızı ve gerçeklik kavramını köklü bir şekilde değiştirdiğini söyler: Artık gerçeklik, parçalanmış, iki farklı gerçeklik biçimi ortaya çıkmıştır: Birincisi, bizim bildiğimiz, yaşadığımız, tecrübe ettiğimiz fizik gerçeklik. İkincisi de, medya yoluyla üretilen “sanal” gerçeklik.
Baudrillard, medya yoluyla üretilen sanal gerçekliği, aynı zamanda hiper-gerçeklik olarak tanımlar. Ve hiper veya sanal gerçekliğin, gündelik hayattaki (fizik) gerçeklikten daha gerçekmiş gibi algılandığını ve hayatımıza hakim olduğunu söyler: Öyle ki, medya yoluyla üretilen bu hiper ve sanal gerçeklik, çoğu zaman yaşadığımız gündelik (fizik) gerçekliğin önüne ve yerine geçer. Dolayısıyla biz yaşanan olayları, hayattaki gerçekleri artık hayatta vuku bulduğu gibi değil, medya nasıl yansıtıyorsa öyle algılarız. Yani, sanal, medyatik gerçeklik, hayattaki gerçek (fizik) gerçeklikten daha gerçek bir konuma geçmiştir. Sonuçta, medyanın ürettiği gerçekler, hayatımızdaki gerçeklerin yerine geçer; hayatımızdaki gerçeklerse, bu süreçte, buharlaşır, sırra kadem basarlar.
Amerika’daki terör olayı, şu an artık tam bir hiper-gerçeğe dönüştürülmüştür: Medyanın enformasyon ve görüntü bombardımanına maruz kaldığımız için, yaşanan terör olayına, öncesine ve sonrasına ilişkin edindiğimiz tüm “bilgiler”, sadece ve sadece medyanın bize sunduğu malumatlardan ibarettir.
Medya, terör olayını da, terör olayına ilişkin her şeyi de ancak medyadan izleyebilen ve öğrenebilen hepimizi de “rehin” ve “esir” almış durumdadır. Medya, işin içinde (tam merkezinde) olduğu sürece, terör olayının nedenlerini de, bundan sonra neler olabileceğine ilişkin şeyleri de hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz. Medya bize neyi sunarsa onları gerçekmiş diye kabul edeceğiz.
Baudrillard, medyanın enformasyon bombardımanının “iletişim coşkusu” ürettiğini belirtir ve medyanın ürettiği iletişim coşkusunun, esas itibariyle müstehcen (pornografik) olduğuna dikkat çeker. Şöyle ki, medya, örneğin ABD’deki terör olayı dolayısıyla bizi yoğun bir enformasyon bombardımanına tabi tutmakta, ürettiği sanal (ve dolayısıyla “ısmarlama”, cilalanmış, paketlenmiş ve belli bir amaca hizmet etmesi için tasarlanmış) haberler ve görüntülerle, bizi tam anlamıyla ayartmakta, manipüle etmektedir. Örneğin, terör olayından sonra medya, ürettiği ve tekrar tekrar dolaşıma ve tüketime sunduğu haberler ve görüntüler yoluyla, hem Amerikan toplumunu, hem de tüm dünyayı tam anlamıyla ajite etmiş, ayartmış; ortada somut hiçbir şey olmamasına rağmen dünya kamuoyunu müslümanların ne denli fanatik, gözü dönmüş, kan-emici insanlar olduğu konusunda manipüle etmeyi, yönlendirmeyi başarmış ve Amerika’nın müslüman bir ülkeye yapacağı saldırıları meşrulaştırmıştır.
İşte medyatik hiper-terör bu: Asla onaylanamayacak ve kimin, ne amaçla tezgahladığı belli olmayan vahşi ve de ürkütücü bir terör olayı, bütün müslümanları ve dolayısıyla İslam’ı fanatizmle, kan-emicilikle özdeşleştirecek (sanal ama boyutları ve sonuçları bakımından terör olayından kesinkes daha tehlikeli ve kalıcı) medyatik bir hiper-terör olayının yaşanmasına, meşrulaştırılmasına malzeme olarak kullanılmıştır. Medyatik hiper terör, tam bu noktada pornografik bir baştan çıkarıcılık işlevi görmeye başlamaktadır: Medyanın estirdiği hiper-terör havası, Amerika’daki terör olayı ile hiçbir ilgisi olmayan 1,5 milyarlık müslüman dünyanın şeytanlaştırılmasına (demonization) ve İslam dünyasının herhangi bir köşesine, ülkesine yapılacak bir saldırı veya savaşın herkesi tatmin edecek, katharsis’e (doyum’a) ulaştıracak şekilde meşrulaştırılmasına son derece uygun bir zemin hazırlamıştır.
Medyanın ürettiği hiper-terörün pornografik ayartıcılığı, o “ilkel” Aristo mantığına başvurur: Amerika’daki vahşi terör olayının zanlıları ilan edilen kişi, grup veya ülkelerle ilgili haberler; (camilerde namaz kılan, Kur’an okuyan) sade ve masum müslümanların görüntüleri eşliğinde tüketime sunulmakta ve böylelikle Umberto Eco’nun deyişiyle “göstergebilimsel bir gerilla savaşı”na dönüştürülerek, bu terör olayının suçlusunun müslümanlar ve dolayısıyla müslümanlık olduğu ilan edilmekte ve herhangi bir müslüman ülkeye yapılacak saldırı böylelikle meşrulaştırılmaktadır.
Burada tam bir kontrol ve manipülasyon aracı olarak işlev gören medya, Amerikan dış politikasının ve geleceğe ilişkin stratejilerinin (aşklarının ve savaşlarının) meşrulaştırıcısı ve insanların bilinçaltlarını, ilkel dürtülerini harekete geçiren sanal bir silah gibi kullanılmaktadır.
Sonuç: Yeni-Sömürgeciliğin Keşif Kolu Olarak Türk Medyası:
Türkiye’deki medya rejiminin yapısı ve görünümü, aslında Türkiye’nin yaşadığı temel sorunların bir “ayna imge”si gibidir. Türkiye, bir yandan, patolojik sonuçlar doğuran köklü bir medeniyet buhranı yaşayan, öte yandan da, yaşadığı sorunların nedenlerini kavrayıp köklü özümler geliştirme yoluna gitmek şöyle dursun, adeta yaşadığı hayatî sorunların üstünü sürgit devâsâ ve kalın bir şalla örten, perdeleyen; sonra da, her şeye bu toplumun derin medeniyet tecrübesinin sunduğu kuşatıcı anlam harittalarıyla bakmak yerine, bu anlam haritalarını sürgit yıkmakla, bunların kökünü kazımakla uğraşan ürkütücü bir kendi-kendini sömürgeleştirme tecrübesi yaşayan dünyanın tek ülkesidir.
Bu nedenledir ki, Türkiye’deki medya düzeni ve düzeneği, Türkiye’de zorla, tepeden monteleme yoluyla benimsetilmeye çalışılan, bütün kurumları ve bütün kavramları sekülerleştirilerek İslâm’dan arındırılmış köksüz, tabansız, dayanaksız nevzuhûr bir insan ve toplum tipi icat etmeye çalışan sekülerleşme projesinin bir aracı ve uzantısıdır.
Türkiye’de retoriksel kaygılarla ve retoriksel yöntemlerle zoraki olarak uygulanan ve dünyada hiç bir benzeri olmayan radikal sekülerleşme projesi, nasıl toplumun tarih şuurunu, medeniyet şiarlarını ve müşterek meşairlerini bütünüyle yok eden yıkıcı, tahripkâr bir mematmorfoz ve mutasyon projesine dönüşerek, bu toplumun medeniyet iddialarını, rüyalarını, ideallerini yok etmiş, toplumumuzun varlık nedenini ve tarih akışını değiştiren yaratıcı ruhunu ve kurucu iradesini oluşturan anlam haritalarını parçalamış, omurgasını çökertmiş, toplumumuzu tarih yapan asil bir toplum tipinden, tarihten tatil yapan köleleşme özellikleri öne çıkan kişiliksiz ve kimliksiz bir toplum tipine dönüştürmek gibi tehlikeli, yok edici bir sürecin eşiğine getirip bırakmışsa, aynı şekilde, Türkiye’de hâkim olan medya düzeni ve düzeneği de, toplumumuzun tarih yapıcı, medeniyet kurucu ve çığır açıcı iddialarının, ideallerinin, rüyalarının ve ruhunun yok edilmesi sürecinde hiç bir sömürgeci ülkenin ve hiç bir yabancı medyanın yapamayacağı kadar bu toplumu büyük bir yok oluş mevsiminin eşiğine fırlatan bir iş ve işlev görmektedir.
Resmî sekülerleşme projesi, toplumumuzun temel dinamiklerini dinamitleyecek adımları atarken, seküler Türk medyası da bu adımların kökleşmesine, meşrûlaşmasına zemin hazırlayacak vasatı oluşturmakta; Türk toplumuna bu toplumun anlam haritalarıyla, medeniyet idealleriyle, tarihî tecrübesiyle hiç bir ilgisi olmayan seküler ikonlar, tipler, mitler sunmakta; Türkiye’ye özgü bir seküler bir medya paganografisi ve ikonografisi üreterek toplumumuzu sömürgecilerin yapamayacağı kadar kimliksiz, kişiliksiz, iddiasız, idelsiz, rüyasız, ruhsuz bir toplum hâline getirecek medyatik bir işgal ve yıkım harekâtı yürütmektedir. Dünyanın hiç bir ülkesinin medyasında bırakınız görebilmeyi, tahayyül bile edilemeyecek bir medyatik kendi kendini sömürgeleştirme sürecinin kurbanları hâline getirilmektedir Türk toplumu.
Özlü bir şekilde söylemek gerekirse, Türkiye’deki seküler medya düzeni ve düzeneği, toplumumuzun kültürel ikonografyasını ve mitoğrafyasını, zihnî coğrafyasını ve kozmoğrafyasını tanınamayacak hâle gelecek kadar tahrip eden en önemli ve en tehlikeli kendi kendini sömürgeleştiren bir araç konumuna yükselmiştir.
Yazının hemen en başında yaptığım alıntıların da çok iyi gösterdiği gibi, Türkiye gibi bir yandan tarih yapıp da, öte yandan da, yaşadığı medeniyet buhranının kaçınılmaz sonucu olarak tarihte tatil yapmaya mahkûm olan bir ülkede, medyanın yıkıcı ve yok edici gücünün, gücün medyasına dönüşmesi, ülkedeki siyasî, kültürel, sosyal, entellektüel ve sanatsal iktidar aygıtlarına gerçek anlamda hâkim olan bir avuç azınlığın elinde, tam bir yıkım ve kıyım makinasına dönüşmesi, güç ve çıkar çevrelerinin güçlerini ve çıkarlarını pekiştirecek ve meşrûlaştıracak bir tahakküm aracına dönüşmesi elbette ki kaçınılmazdı.
Yeni-sömürgecilik olarak adlandırılan fenomen, mevcut literatürde, genellikle kültürel emperyalizm olarak tanımlanıyor. Mevcut literatür derken, ne yazık ki, yalnızca Batı’da geliştirilen seküler literatürü kastediyorum. Türkiye’de bu sorun, neredeyse hemen hiçbir şekilde akademinin gündemine gelebilmiş değil. Üstelik de, hayatımızın her alanına Batı kültürü, hayat tarzı, algılama, görme, anlamlandırma, yaşama biçimleri derinlemesine nüfûz ve sirayet etmiş olmasına, hatta Batılı anlam haritaları ve anlamlandırma pratikleri, son derece yüzeysel şekillerde de olsa, eğitim sistemimizden medya rejimimize kadar Türk toplumunun yüzyıllardan bu yana sürdüregeldiği, İslâm’ın sunduğu insan, kâinât, Tanrı, zaman, mekân ve gerçeklik gibi bir kültürün ve medeniyetin kurucu paradigmalarını oluşturan İslâm’ın kurucu paradigmalarını etkisizleştirme, hatta yok etme sürecine girmesine rağmen, belki de bu süreç her bakımdan desteklendiği ve resmî olarak Türk toplumu Batı kültürü ve sivilizasyonu yönünde bir kültür ve medeniyet değiştirmeye icbar edildiği için olsa gerek, Türkiye’deki entelektüellerin, akademisyenlerin ilgi ve çalışma alanlarına girebilmiş değil. Çok hayatî bir meseleyle, Türk toplumunun geleceğini derinden belirleyebilecek kadar önemli bir sorunla karşı karşıa olmamıza rağmen, bu meseleye hak ettiği ilgi gösteremeyişimizi anlayabilmek gerçekten çok zor.
Türkiye’deki akademinin, genel olaraksa entelijansiyanın böylesine hayatî önemi hâiz bir soruna ilgi duymamasının nedeni, ilk bakışta, yeni-sömürgeciliğin taşıdığı kültürel bagajın zaten kültür ve medeniyet değiştirmeye, Batılılaşma projesini ülkenin temel projesi olarak hayatın her alanına yaymaya ve yerleştirmeye çalışan seküler elitlerin ve entelijansiyanın da benimsediği ve benimsetmeye çalıştığı seküler Batı kültürü olması’dır diye düşünülebilir. Bu kısmen, doğrudur. Ama asıl neden, Türkiye’nin Batılılaşma projesi uyguluyor olmasından ziyade, Türkiye’nin kendi-kendini sömürgeleştirme projesine soyunmuş olmasıdır. Batılılar tarafından sömürgeleştirilemeyen bir ülkede, dünyada İran ve Pakistan’la birlikte sömürgeleştirilemeyen üç ülkeden biri olan Türkiye gibi bir yerde, Batılılaşmanın bizzat Batılılar tarafından değil de Türkiye’de seküler Batıcı elitler ve entelijansiya tarafından hayata geçirilmeye çalışıyor olması, sömürgecilik fenomeninin de, yeni-sömürgecilik fenomeninin de Türk enteijansiyasının ve akademyasının gündemine girebilmesini zorlaştırmıştır.
Bütün dünyadaki farklı kültürleri birer birer etkisizleştiren ve yok eden yeni-sömürgecilik gibi son derece ayartıcı ve yıkıcı bir fenomenin Batılılar tarafından sömürülen dünyanın tüm ülkelerinde bizzat Batıcı elitler ve akademisyenler tarafından bile kıyasıya tartışıldığını görüyoruz. Dışardan doğrudan sömürgeleştirilmeye direnmemize rağmen içerden kendi-kendimizi sömürgeleştirme çabasına soyunmamızın ne anlama geldiği, bunun ne tür sonuçlar doğurabileceği soruları üzerinde kafa yorma ihtiyacı hissetmeyişimiz, bizim hem yeni-sömürgeciliğin mekanizmalarının toplumumuz ve kültürümüz üzerinde nasıl bir iz ve etki bıraktığını anlama isteğimizi iptal ediyor, hem de yeni-sömürgeciliğin ne olduğunu, nasıl işlediğini, daha spesifik olarak da, bu fenomenin esas itibariyle bir medyatik kolonyalizm olarak görülebileceği gerçeğini görebilmemizi bir hayli güçleştiriyor.
This entry is filed under Medya eleştirileri. And tagged with halk iradesi, medyatik hiper-terör ve pornografik savaş, medyatik oryantalizm, medyatik paganografi, medyatik paganografi çağı, medyatik totaliterlik, medyokrasi ve teleokrasi, pagan, paganist, paganizm, pornografik savaş, seküler batılılar, sekülerlik, totaliter yönetimler, türk medyası, türkiyedeki medya rejimi, yeni paganizm, yeni sömürgeciliğin keşif kolu, yeni sömürgeciliğin keşif koluolarak türk medyası, yeni-sömürgecilik. You can follow any responses to this entry through RSS 2.0. You can leave a response, or trackback from your own site.











bu derlemeyi kimin hazırladığını belirtebilirmisinz? kimin imzasıyla yayınlanmalı?
Bu derlemeyi sitesinde yayınlamayı düşünenlerden ricam: Lütfen buraya link verin. Yazı altında http://www.thisisablog.biz olarak belirtirseniz sevinirim.